bremen etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
bremen etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Çarşamba, Mart 12, 2008

beck's ile yapabileceğiniz 103 şey

#42


video

Perşembe, Temmuz 05, 2007

x-screen

Pazar, Mayıs 13, 2007

kişisel güncelleme

uzun süreli bir blogsal suskunluğun ardından hayatım hakkında bir kişisel güncelleme yapma ihtiyacını hissettim. bakalım son 3-4 ayda neler olmuş bitmiş:

bremen'den şubat sonunda dönerek bir tür bunalıma girdim burada. seviyorum ben almanya'yı kardeşim, orada -tabi her şehir olmaz, berlin, hamburg ya da bremen olacak- kalmak çalışmak okumak yaşamak istiyorum. bununla ilgili girişimlerimden bahsedeceğim birazdan.

Aslında tam da giremedim bunalıma çünkü fazla zamanım olmadı, gelir gelmez Sabancı'da çalışmaya başladım tekrar. Bu sefer Bratislav Pantelic yerine Marsye Poseaner'in asistanlığında. Maryse'ten taa yüksek lisansın ilk senesinde bir ders almıştım İTÜ'de. Dünyanın en şeker insanlarından biri kendisi.

SU'daki dersin adı Major Works of Modern Art. Manet'den başlayarak her hafta bir büyük sanatçının -major artist- büyük eseri -major work- inceleniyor. Dersten sonra çocuklar sectionlara ayrılıyor. ben de onlara o haftanın konusuyla ilgili birşeyler anlatıyorum. Oldukça güzel bir iş, ama tabi bir noktadan sonra bloggerınızın tatminsizlik şalterleri açılıveriyor. Geleceği bu işte değil sonuçta yeni şeyler arıyor istiyor bekliyor.

Yine gelir gelmez Burcu'nun doğaüstü gazlarıyla -vücudundan çıkan değil tabi sözlü olarak verdiği gazlar- tez ile ilgilenmeye başlamıştım ki araya İtalya telaşı girdi. burada da sıklıkla dile getirdiğim five senses projesi ile Milano Design Week'e katıldık. pek civcivli bir hafta oldu. detaylarına burada girmeyeceğim, ona ayrı bir posta gerekir.

İtalya'daki fuar ardından Almanya'nın yolunu açtı. italya'da bizim standı gören designmai insanları 'bizim fuara da gelsenizeee' şeklinde davet ettiler bizi, ancak çok az zaman kaldığından ve herkes çok yorgun olduğundan kimse yanaşmadı katılmaya. ben de sordum 'tek başıma katılabiliyor muyum?' diye. Dediler resim-bilgi yolla bakalım, yolladım baktılar, tamam dediler. attım ürünlerimi bavuluma, vurdum bavulu sırtıma, gittim almanya'ya. yine harika bir 10 gün geçirdim, yeni yeni yerler gördüm, yeni yeni insanlar tanıdım, ürünlerimi sattım geldim.



yurtdışı damarlarım yine kabar kabar kabardı tabi ki. tutturdum yine içimden gidicem de gidicem diye. şimdi önümde tez, askerlik, iş ve vize derdim olmayan bir 3 ay var. riski de az, başarırsam kalırım başaramazsam dönerim gibi bir durum var. 1-2 hafta içerisinde netleşecek bakalım herşey. heyecanlıyım.

bunun yanında çevremde gelişen olaylardan da bahsetmek gerekirse:
burcu ile volkan evleniyor ağustos'ta şaka gibi, ayrıca burcu master'ı bitiriyor işallah, annem ağırlık noktası emlakçılık olan ica adında bir emlak, inşaat, danışmanlık, sağlık, tasarım, sağlık vs. şirketi kurdu. artık bir aile şirketimiz var, bodur bu sabah prag'a gitti, artık bir süre olacak, sonra da işallah avustralya yerine ingiltere'ye falan gidecek benim kafamı kızdırmayacak.

Salı, Mart 27, 2007

sonra neden...

bremen'deki türklerden birinin istemdışı -istemdışı olarak değil de fark etmeden diyelim- kurduğu bir cümleye takıldım kaldım. şimdi bu arkadaş sokakta, okulda, barlarda bir sürü güzel kız görüyor. ama gelin görün ki -doğal olarak- bu kızların hepbirinin bir erkek arkadaşı var dolayısıyla az sonra o fantastik cümleyi kuracak arkadaşa kimse bakmıyor.
arkadaşımız -adı süleyman olsun- ise isyanını şu naçizane cümle ile dile getiriyor:
'sonra süleyman niye 31 çekiyor diyorlar.'
kısa bir mantık zinciri üzerinden 'oxford vardı da biz mi okumadık' ya da 'petrol var da biz mi içtik' mealine gelen bu cümleyi birçok farklı ortamda ve amaçla kullanmak mümkün. bu güzel cümle yapısını -bana ait olmasa da- türk insanının yaratıcı dimağına armağan ediyorum.

Salı, Ocak 23, 2007

don't mix your drinks

içkilerinizi karıştırmayın. içinde alkol var diye her gördüğünüz şişeye sarılmayın. her içkinin yeri var zamanı var. karıştırmayın içkileri, KARIŞTIRMAYIN!


Perşembe, Ocak 18, 2007

havalar nasıl olursa olsun?

bremen'de dünden önümüzdeki haftaya hava durumunu veriyorum.
dün şaşırtıcı bir derecede sıcak olan hava 12 derece idi, bugün yağmurlu ve rüzgarlı 10 derece. yarın yine yağmurlu 8, cumartesi kapalı ve yağmurlu 7, pazar parçalı bulutlu 5, pazartesi parçalı bulutlu 0, salı ise güneşli -3.
bu gece 4 derece olan gece sıcaklığı salı gecesi -9'a düşüyor. sanırım çıtır çıtır çatlayıp döküleceğiz hepimiz, reklamlardaki gibi.

Perşembe, Aralık 28, 2006

çift parende ustasıyım patlak mısır hastasıyım

04 ekim 2006

1 aydır ilk yağlı tuzlu patlamış mısırım...lafını söylediğim yer bremen friedrich-wilhelm sokağı idi. hemen ardından patlak mısır tüketiminde eksponensiyel bir patlak oluştu. bizim ana caddenin aşağısında konuşlanmış, yarım litrelik becks'leri seksen sente aldığımız rahiya deposu kumaran adlı hintçi dükkanında 79 sente 500 gramlık cin mısırı buldum. artık gün aşırı patlamış mısır yiyorum. hem de yağlı, hem de tuzlu, hem de evdeki gibi tencerede pörtlemişinden.

patlamış mısır makinelerini sevmiyorum. en kötü sonradan üzerine yağ eklemek mümkün ama aynı tadı vermiyor tabi. hem de daha sağlıklı. eskiden o makinelerin içine yağ eklerdim, ya da süzgeçte mısırları yağdan geçirip öyle patlatırdım. bu yağlı tuzlu mısır kompleksi çok önceden beri var. o yağlar makinelerin hava üfleyen yerlerinden içeri akardı, ne cesaret varmış bende de. 2-3 ay sonra bozulurdu, yenisi alınırdı. ondandır şimdiki şımarıklığım biraz da. insan çocuğuna içine kasıtlı olarak yağ koyduğu elektrikli bir alet bozuldu diye yenisini alır mı hiç?

neyse evdeki muhteşem, kesinlikle mısır yakmayan, tam bir çay bardağı cin mısırın patlamış hali kadar hacme sahip emsan tencerem kadar olmasa da burada kullandığım tencere de oldukça iyi. ocak elektrikli olduğu için patlamaların azaldığı noktada kapatmak gerekiyor ocağı, uzun bir süre sıcak kalıyor çünkü sonradan da. en güzel yağlı mısır, mısırözü yağından oluyor bu arada. mısır, mısırözü? bu bağlantıyı şu anda fark ediyor olmam ne kadar garip. o zaman zeytinleri zeytinyağında bekletmek, çin yemeklerini soya, hint yemeklerini hint yağı ile yapmak, sebzeleri bitkisel margarinle, içinde kimyasal madde olan şeyleri de normal margarinle pişirmek mi gerekiyor acaba? sanmıyorum.

yaşasın patlamış mısır ve onun ucuz, keyifli ve hızlı karın doyurucu etkisi.

uzun bir gün

30 eylül 2006

pek dolu bir gün oldu bugün.
sabah:
schlachte'de -weser'in kenarındaki bir sürü kafenin vesairenin olduğu bölge- kaisenmarkt -bit pazarı-, bratwurst -ızgara sosüs- ardından krep ve kahve, uçan balon

öglen:
araba ile lillienthal. yapı yapma festivali ya da partisi. biri yeni bir ev yaptığında ya da evine yeni bir oda yeni bir bahçe vs. eklediğinde insanları evine çağırıp bunu kutluyor. yemek içki muhabbet. sonra yapıyı yapmış olan pos bıyıklı, koca göbekli alman amcalar bir şişe schnaps alıp çatıya çıkıyorlar, dikine dikilmiş bir kazığın üzerine geçirilmiş bir çelengin yanında yaklaşık 10 kıtalık 'allaam sen bu evi nazarlardan kazalardan belalardan koru' anafikirli bir şiir okuyup her kıtanın sonunda bir tek atıyorlar. şiir bitince de açılmamış ikinci şişeyi çottadanak kazığa vurup paramparça ediyorlar. yeni arabaya kurban kesmek gibi birşey. tek farkı yapımında hayvanlara zarar verilmiyor. yemekte et varsa orasını bilemeyeceğim.

akşam:
eve dönerken bakıyorum ki bizim dairenin ışıkları yanıyor, ve fakat hem julia hem de nadine yanımda, öyleyse evdekiler kim? bir giriyorum içeri etrafta balonlar, her yer süslenmiş. gecikmeli bir hoşgeldin partisi, çok şahane makarna salatası, bira, muhabbet. çok sürpriz oluyor hakkaten. pek bir seviniyorum

gece:
evde uzun uzun takıldıktan sonra dışarı çıkıyoruz. önce sielwall'a -viertel'in tam ortası- lagerhaus'a -oldukça büyük kültür merkezi bar cafe karışımı, ara sıra maç da izlemeye gittiğimiz bir yer- gidiyoruz. pek bir hareket yok. haydi hop diyip taaa modernes'e -20 dk. falan, tekrar geri neustadt'a yani- yürüyoruz. disco disco gecesiymiş. ne kadar diskomuz varsa döküyoruz 3,5-4'e kadar. yerde bira şişesinden geçilmiyor. kırılmış olanların ayaklarınızın altında kurabiye gibi ezilmesi, ya da kırılmamış olanlardan birinin üzerine basıp ayağınızı kırmanız işten bile değil. allah koruyor. eve dönüyoruz.
akşam

Perşembe, Aralık 21, 2006

cafe & bar celona

28 eylül 2006
12:20

cafe & bar celona'da kurs bitimi kahvesi. hangi sivri akıllı bu ismi bulmuş bilemiyorum. müthiş bir dehanın ürünü olsa gerek. Irish Mocca Cream içiyorum. Çift espresso, çikolata ve irlanda kreması şurubu, sıcak süt ve krema. Evet, oldukça tatlı bir kahve. 3,40 avro.

bu arada bugün evdeki son rafı da devirdim. herşey salondaki fişe eğilmemle başlamıştı. fişi taktıktan sonra gönül rahatlığı ile doğrulurken hemen üstümde durmakta olan 10 santim kalınlığında ve 60 santim uzunluğunda olan ikea rafına şöyle güzel bir omuz atmıştım. ilginç bir şekilde yaklaşık 1,5 metreden aşağı düşen bilimum ıvır zıvırdan hiçbiri kırılmamıştı. ve fakat raf mefta olmuştu, zira duvardaki vida delikleri folloş olmuştu bir kere.

bundan bir iki gün sonra julia'nın odasında durmakta olan aynı formattaki rafın üzerine -onun yaptığı gibi- ayakkabılarımı koymak istememle rafın 'ben çok yoruldum artık salıyorum kendimi' nidaları ile kendini koyvermesi bir oldu. ikinci rafın icabından da bu şekilde geldim. fakat raf laneti henüz bitmemişti.

bu sabah nadine beni kursa bırakabileceğini söyledi, giyindim hazırlandım. çıkmadan önce, halen yatakta mayışmakta olan julia'yı öpeyim dedim. yatak ikea'nın merdivenle çıkılan altı boş yarı ranza formatındaki yataklarından. o yatağın kenarına geldi, ben yukarı uzandım ve fakat ulaşamadık birbirimize. bir adımımı merdivene atıp bir elimi duvara bir elimi de raf olduğunu 5 saniye sonra anlayacağım bir tahta parçasına koyarak destek aldım. benim yukarı doğru uzanmamla rafın aşağı doğru uzanması bir oldu. ve işte 3. raf da bu şekilde mefta oldu.

ama sorun bende değil yani duvarlar bu raflar için fazla yumuşak, raflar da fazla kalın ve ağır. hepsi ikea'nın suçu. hiçbir rafa yaklaşmıyorum tabi artık.

almanca kursu ve rüya

26 eylül 2006
12:15

iğrenç sıkıcı almanca kursundayım. sene içinde verdikleri kursları satmak için 156. kez bizimle konuşuyorlar. neden burada olduğumu bile bilmiyorum. abitur yaptım dedim, bu kursu yapmam gerekiyor mu dedim. hayrola almancan mükemmel mi yoksa dediler. yok dedim ama dört günde ne öğrenicem ki dedim. yeni bir ülkeye gelmişin, dilini öğrenmek istemiyor musun dediler. dedim biliyorum ben bu ülkenin dilini. loop'a girdik kaldık öyle. sonuç olarak buradayım. sıkıntıdan patlamadığım zamanlarda fiil çekip cümle kuruyorum.

dün geceki rüyamın bir kısmında koronun konseri vardı. iki ses birbirine dönük oturuyor, ortada şef var. enteresan bir dizilim. konser başlamadan önce seyircinin -sağımızda- önünde prova yapıyoruz. biri konserle ilgili birşeyler söylüyor. baslardan biri öyleyse neden para almadık diyor. bunun üzerine konseri organize eden bayan -handan ya da ona benzer bir ismi var- kalkıp gidiyor. sonra bir sürü insan gidiyor. konser iptal oluyor gibi.

amadeus

22 eylül 2006
16:35

weserstadion'un -werder bremen'in maçlarını oynadığı weser kıyısındaki stadyum- yakınında amadeus adlı ekanda HSV (hamburg) - Werder maçını izliyoruz. Dün Lagerhaus'ta tanıştığım Stefan'dan Werder ve Alman futbolu hakkında bilgi alıyorum. Werder çok kötü oynuyor. Bir Calzone Tonno ısmarladık. Kocaman şişko bir pidenin içinde ton balığı, mantar, peynir vs., yanında da tam olarak ne olduğunu anlamadığımız pesto-guacamoli karışımı bir sos var. Tabi ki Becks içiyorum. Önce 'Kræusen' diye daha hafif bir bira içtim. Werder ikinci yarıda daha iyi. Yemeğe yumuluyorum.

Pazartesi, Aralık 18, 2006

neden kabuslardan son anda uyanırız?

21 eylül 2006
18:06

sigmund freud enstitisü'nden Dr. Heinrich Deserno'ya göre rüya gördüğümüz REM fazında aslında zaten neredeyse uyanıkmışız. sadece 'motor engel' -ya da ona benzer birşey- hareket etmemizi engelliyormuş. Kabusta kurtulmaya çalıştığımız şeyden kurtulmak için stress hormonları salgılıyormuşuz. Aha da bu hormonlar -tabi ki kabusun en korkunç yerinde- az önce bahsi geçen blokajı kaldırıyor ve uyanıp 'aman tanrım çok kötü bir rüya gördüm diyormuşuz. allah göstermesin.

überraschungsei

21 eylül 2006
21:45

istanbul'un belki de en güzel yanı her an sürprizlerle dolu olması, ve en kötü yanı da. buralarda her şeyin yeri, saati ve şekli belli. gel gel sigarası diye birşey yok mesela. tren gecikecek bile olsa, gösteriyor ışıklı ekran gururla, azıcık gecikecek diye. gösterme be ışıklı ekran, gösterme de meraklanalım, heyecanlanalım biraz. hem iyi hem kötü işte. neyse, ben tren olmadığında -şimdi tren olarak değil de tramvay, troleybüs gibi- eve yürüyerek kar ettiğim paraları becks'e yatıradurayım, kıçımın donacağı bir bilemedin iki ay sonrası için bir bisikletin gerekliliğinin bir kez daha farkına varıyorum. hoş, sarhoşken bisiklet kullanmak da yasak ya, kontrol eden yok.
istanbul'da kural yok, kontrol var, almanya'da kural var ama zaten herkes kurallara uyduğu için -ya da öyle olduğuna inanıldığı için- kontrol yok. olursa da kafandan bir şeyler sallayabilirsin. mesela sokağın ortasına edip polis gelince sanat yaptım diyebilirsin. dava bile edersin polisi zorlasan. ama zorlama.

Pazar, Aralık 17, 2006

drunken songs

Eisgekühlter Bombalonder
Bombalonder eisgekühlt
Und dazu
Ein belegtes Brot mit Schinken -chor 'Schinken!'
Ein belegtes Brot mit Ei -chor 'Ei!'
Das sind zwei belegte Bröte
Eins mit Schinken eins mit Ei
usw. usf.
die toten Hosen


almanya'nın zıbarık pantullar yöresinden, derin manalar içeren bir halk şarkısı. 3-5 biradan sonra anlaşılıyor ancak. o yüzden sadece sarhoşlar anlayabiliyor. sonsuza dek söylenebilecek bir loop yapısına sahip.

Pazartesi, Aralık 11, 2006

walle'nin yolları taştan

walle'den üniversite'ye giden uzun ve sıkıcı bir hat olan 28 numaralı otobüsün geçtiği yolları sizin için görüntüledik.

Salı, Aralık 05, 2006

stadionbad//werdersee

15 eylül 2006
eylül ayının ortası gelmiş, londra'dan bile daha kuzeyde olan bremen'de hava soğumamış. insanlar sokaklarda t-shirt'lerle dolaşmış. hatta iki kere yüzmeye gitmiş.
biri stadyum'un hemen yanındaki stadionbad'mış. kocaman bir yermiş burası iki tane büyük havuzundan biri normal havuzmuş, öbürü suyunu weser'den alan havuzmuş. içine hemen öyle cop diye atlamamak gerekmiş. sular çabuk ısınır çabuk soğurmuş.
stadionbad'ın içinde tramplenler, kaydıraklar varmış. 5 metreden atlamak cesaret istermiş, 1 metrelik tramplenden havalara yükselerekten atlamak eğlenceliymiş. yüzüp yüzüp yorulunca az ilerdeki büfeden pattiz kızartması alınabilirmiş, çok lezzetliymiş.

bir diğer yüzme mekanı werdersee imiş. bu weser'in bremen'i seller almasın sevilen yarları eller almasın diye kapatılan bir ucunda oluşmuş bulunan nehrimsi göl imiş. suyu güzelmiş. içinde ördekler yüzermiş. ördekler, suda ördek taklidi yapan insanları diğer ördeklerden ayırd edebiliyormuş. werdersee'nin kenarı çimenlikmiş, serilip yatılabiliyor, hack sack oynanabiliyor, top tepilebiliyormuş. londra'dan bile kuzeyde olan bremen'de eylül ortasında o kadar sıcakmış ki hava, 1 saatlik yürüme yolu çıplak ayak alınabiliyormuş.

mogwai

13 eylül 2006
modernes adlı pek güzel mekanda mogwai konseri vardı bugün. ama gitmedim. hava o kadar güzeldi ki kendimi mogwai'nin bunalmış ruhuna salmak gelmedi içimden. param da yoktu çok. kıyamadım 21 avroma. iyi mi ettim? kötü mü ettim? bilmiyorum. neyse. hava çok güzeldi. parkta oturup lost izledik.

almanca öğreniyorum v.1

11 eylül 2006

rülpsen: geğirmek
pfurzen: osurmak
scheißen: kaka yapmak
die nase bohren: burnunu karıştırmak

Pazar, Aralık 03, 2006

nilpferd lukas

bremen'de her sene düzenlenen profile intermedia adında bir tasarım, medya vs. etkinliği/sempozyumu/fuarı/konferansı var.
biz de joachim hofmann ve çömezleri olaraktan veryfastfilmfestival atölyesinin ikincisini gerçekleştirdik. katılmak isteyenlere gerekli ekipmanlar ve teknik/estetik eleman desteği sağladık ve adından da anlaşılabileceği gibi hemencik film çekmelerini sağladık. filmlerin tamamı veryfastfilmfestival 'de izlenebilecek çok yakında. aşağıda ise julia ile yaptığımız bir adet stop da motion kısa film görülmekte. her bişeysi toplam 6-7 saat sürdü.

nilpferd lukas from avsar gurpinar on Vimeo.

Çarşamba, Kasım 22, 2006

inşaat

Deli deliyi bilmem nerede bulurdu? hatırlayamadım şimdi, uzak ve saçma bir yer olsa gerek. neyse özlü sözün içeriği belli.
Tam de benim buradaki durumumu anlatmakta kendisi.

İstanbul malum inşaat şehri, büyük şehir belediyesi, aynı anda çok fazla yerde, yavaş, düzensiz, savrukça ve beceriksizce de olsa çalışıyor. sanırsın ki bremen'e gelince yollar bal dök yala, binalar pırıl pırıl, ne bir toz, ne bir inşaat aktivitesi. yok efenim. almanın ayağı öyle değil.
bu almanlar çalışmayı çalışmayı, yapılar yapmayı pek bir seviyolar. inşaat işçileri, kaldırım müyendisleri, şehir bölge plancıları böööle oturmuş, aman biri bize bir iş verse de yıkıp yıkıp yeniden yapsak, söküp söküp yeniden taksak diye bekleşiyorlar.
Bu bağlamda almanya'nın sürekli inşaat halinde olduğunu söyleyebiliriz. taa sekiz sene önce berlin'e geldiğimizde potsdamer platz yeniden yapılıyordu, geçen yaz geldiğimde dünya kupası için varolan tren istasyonunu tren garı -hauptbahnhof- haline getirmeye çalışıyorlardı.

Bu seferki gelişimde dedim artık tamam rahatlarım biraz, bremen ufak şehir, eski hem, çok orasını burasını kurcalamazlar, istanbul'daki gümbürtüden uzak kalır rahatlarım biraz. ama hayır. daha geldiğimin ikinci haftası aşağıda sokak çalışması başladı. Alman alman amcalar, türk standartlarına göre olağanüstü kabul edilebilecek güzellikteki asfaltı, arnavut kaldırımlarını söküp yerine yeniden asfalt döküp, tekrar taş döşemeye başladılar. Bununla kaldı mı peki? Hayır.

Perşembe ve Cuma günleri gittiğim okulumun -iki farklı okula gidiyorum, anlatırım bir ara- ulaşım aracı olan 6 numerolu tramvayın bana ulaşmadan önceki durağı olan Theather am Leibnitzplatz'da da büyük ve hummalı bir çalışma sürmekte, aynı yolun devamındaki BSAG-Zentrum durağındaki yola dehşetengiz bir köprü yapılıyor, bu yüzden zaman zaman 6 bizi şaşırtarak BSAG-Zentrum'un -bütün tramvayların falan toplandığı kocaman bir garaj- içine girerek sabah sabah garaj gezisi yaptırıyor bize. Bununla kalıyor mu peki? Hayır.

Bizim evin arka tarafından bisikletle diğer okuluma gittiğim yol üzerinde adını tam olarak bilmediğim ama Lloydstraße olması kuvvetle ihtimal olan bölgede de diğerlerini aratmayan bir yol, tramvay, bina, elektrik vs. çalışması var. Allahtan Almanlar kesinlikle ve kesinlikle bize benzemiyorlar. Burada inşaat alanı dediğin şey sadece inşaat alanını işgal ediyor. Bizim parklardaki kum havuzlarından daha kirli değil, bütün yollar ayrılmış, bisiklet -gidiş ve geliş-, yaya yolları belirlenmiş, çukurların etrafları güzelcene çevrilmiş ve bütün olası önlemler alınmış. Yine de inşaat alanı görmekten gına gelmiş bünyeme yetmiyor bunlar bile.

En azından diyorsunuz, eve geldiğinde, koltuğa oturup ayaklarını uzattığında, dışarı baktığında karşıda güzel evleri, ağaçları ya da gökyüzünü görüyorsun. Hayır, hayır, hayır. İnşaat laneti bırakmıyor yakamı. Yaklaşık bir hafta önce girişteki kış bahçesini yıkıp yeniden yapmaya başladılar. Diyorum işte rahatsızlar diye, ne yıkıyosun kardeşim mis gibi kış bahçesi. Hadi neyse bizim pencereden görünmüyor, takılsınlar aşağıda kendi hallerinde diye düşünmemin üzerinden iki gün geçmeden bir de ne göreyim? Sabah uyanıyorum, balkonda bir kadın. Ve bu kadın kesinlikle Julia değil. Ne yapıyorsun bacım sen balkonda? -yo, sista whaddafak are ye doin in da balconi?- Boya yapıyormuş hasbam. Hay allah iyiliğini vermesin e mi? Bütün binayı boyuyormuş meğer 'Reinhart und Hey' -yine de hey hey- adındaki taşeron şirket. Hemen ertesi gün ön tarafa kuruldu iskeleler, ev halkı olarak alabanda oluverdik. Salona geliyosun camda adamlar, odana gidiyorsun balkonda kadınlar, evde bir bayram havası, evde bir boya kokusu. Utanmadan bir de 'Pardon camları açabilir misiniz? Evet hepsini, evet mutfaktakini de, evet balkondakini de...' diyorlar. Benim 6 yaşımdan beri götüm donuyor ulan, hava sıcaklığı tek haneli rakamlara inmiş, yapılır mı bu bana? He? Hey Reinhart Heyyyy! Dalga geçme de bitirip bir an önce, iskeleni de al git burdan. Benim bildiğim 3 katlı bir evin boyanması 3 günü geçmez. Zaten bir ön bir arka, yan cephelerden kardasın Reinhart, dellendirme adamı. Bir aşağı inip çıkmalar, bir iskelede oturup sigara içmeler, bir 'kkkkkaaapppaaatttaabilillibilibrmiyiz ccccaaaamları' deyince, 'hmm bilmem ki, çok istiyosanız kapatın, zaten yarın yeniden boyayacağız' diye trip atmalar. Burama kadar geldi artık Reinhart, anlıyor musun beni, inşaat, boya, iskele, moloz görmek istemiyorum artık. Çok doluyum Reinhart üstüme gelme. İkinci katı da çektiysen git ben heyheylenmeden.