Cumartesi, Mayıs 21, 2011

oto-sansar

şu kelimelerin de yasaklanmasını talep ediyorum:
almak, vermek, açmak, abanmak, dayamak, değdirmek, sokmak, çıkarmak, oymak, koymak, kaymak, tutmak, sıkmak, kalkmak, gitmek, (erken/birlikte) gelmek, azmak, çıldırmak, erimek, bitmek, delirmek, ıslanmak, yanmak, yalamak, yemek, yutmak, yarmak, çekmek, boşalmak, fışkırmak, bitirmek, bozmak, kaldırmak, indirmek, avuçlamak, parmaklamak, ellemek, okşamak, oturtmak, tokatlamak, ittirmek, üstüne çıkmak, altına girmek, arkasına geçmek, sahip olmak
arka, bal, baş, uç, baldız, bakir, bakire, çadır, dantel, delik, ebe, frikik, dönme, göğüs, ilişki, kalem, çilek, elma, karpuz, kavun, patlıcan, portakal, şeftali, oral, anal, kase, kiraz, dudak, sütun, posta, otuz bir, altmış dokuz, erkek erkeğe, kadın kadına, fantazi, ikiz yatak, döşek, sandiviç, üçlü, ters, olgun, oğlan, tombala, tazyik, tahrik, taciz, tecavüz, kızlık, erkeklik.

Pazartesi, Mayıs 16, 2011

ne dedin, ne dedin? #3

tarih: 25 aralık 2002
yer: moskova rusya,
oyuncular: recep tayyip, zülfikar

özet: zülfikar recep tayyip'e "kürt sorununu çözmezseniz iktidara geldiğiniz gibi gidersiniz" der. recep tayyip zülfikar'a şu şekilde cevap verir:
"sorun var diye inanırsan sorun olur."

tam metin:


Boran: Kürt sorununu halletmeniz lazım

Erdoğan: Ben şimdi Siirt'ten evliyim

Boran: Doğrudur. Kürtler tarihin en eski halklarından biridir. 

Erdoğan: Ben biliyorum o meseleleri. Ben Siirt'ten evliyim, evlenebilmişim, demek oluyor.

Boran:Doğrudur. Ben de evli değilim, ama ben de evlenmek istiyorum (gülüşmeler). Kürtlerin 10 bin yıllık tarihi var.

Erdoğan: Ne kadar var?

Boran: Yani 10 bin yıllık bildiğimiz tarih. Türklerle bin yıl beraber yaşamışız.

Erdoğan: Sen o 10 bin yılı nasıl öğrendin.

Boran: Tabi araştırınca... Türklerle bin yıllık beraber yaşamı var. Bu sorunun çözülmesini istiyoruz, bu acıların yaşanmamasını istiyoruz.

Erdoğan: Sorun var diye inanmayacaksın, sorun yok diye inanacaksın. Sorun var diye inanırsan sorun olur. Sorun yok dersen sorun ortadan kalkar. Biz diyoruz ki, bizim için böyle bir sorun yok. 

Boran: Siz Türkiye'de tek başına iktidara geldiniz ama, iktidardan da gidersiniz. Yani siz böyle bakmayın, ben çalışan bir insanım ama siyasete bakınca... Ecevit de, diğerleri de işbaşına geldiler ama böyle de gittiler. Siz de sorunları görmemezlikten gelirseniz...

Erdoğan: Ben böyle bir sorunu var kabul etmiyorum. Yok böyle bir sorun diyorum. Bak, ben Siirt'ten evliyim, huzurluyum diyorum, bitti. Böyle yaklaş olaya. Böyle yaklaştığın sürece problem kalmaz.

Boran: Bunu pratikte biliyorum da sayın başkan... Türk arkadaşlar var, biz kardeşçe beraber yaşıyoruz, çalışıyoruz gerçekten...

Erdoğan: Türkiyeliyiz hepimiz diyeceğiz.

Boran: Elbette Türkiye için canımızı da veririz.

Erdoğan: Ha, o kadar. Ama ben diyeceksin Kürdüm, Türk de ben Türküm diyecek.

Boran: Nasıl olsa farketmiyor.

Erdoğan: Ama biz kardeşiz diyeceksiniz. (Boran'a sarılarak) ben seni Allah için seviyorum. 

ne dedin, ne dedin? #2

tarih: 16 mayıs 2011
yer: izmir
oyuncu: binali yıldırım
konu: internet yasakları

beyanat: Tamamen iletişim kazasıdır. Yasak falan yok. YGS'deki kaza gibi o. İnternet kontrol edilmesi hemen hemen imkansız bir alan. Yasal tedbirlerle kontrol etmek mümkün değil. Ancak kapalı ülke olmanız gerekir kontrol için. Türkiye'de böyle bir şey mümkün değil. Her gün 35 milyon insan internette birbirleriyle temas halinde. Böyle bir mecrayı izlemeniz fiziken mümkün değil. Teknik altyapısının kurulması mümkün değil. Böyle bir şey için yüz binden fazla insan üç vardiya çalışmalı. Hepimizin ailesi, çocukları var. Çocuklarımızın önüne istem dışı siteler geliyor. Bu yüzden de internet kullanımı gelişmiyor, sabit hatlarda düşüş var. Aileler, çocuklarını korumak için interneti kapattırıyor. İnternetle ilgili isteyen ailelere filtre programı verilebilir. Sayfa açıldığında 'filtre istiyor musunuz' sorusu karşısında, 'evet istiyorum' ya da 'hayır, istemiyorum' seçeneklerini seçebilirsiniz. Getirilen bu, iradeye dayalı bir hizmet, aile ve çocukların korunması devletin görevi.

ne dedin, ne dedin?

seçimlere 1 ay'dan az kaldığı şu günlerde geçmiş yıllarda kim, kime, ne demiş gelin hep beraber hatırlayalım, yöneticilerimizi ve adaylarımızı tanıyalım.
tarih: 23 nisan 2010
oyuncular: recep tayyip, elgin
özet: recep tayyip, 23 nisan sebebiyle koltuğunu devrettiği elgin'in 'artık konuşmama başlayabilir miyim?' sorusuna 'yetki sende, ister asarsın, ister kesersin, herşey serbest' şeklinde cevap verir.

http://video.milliyet.com.tr/video-izle/Ister-asar,-ister-kesersin----6WlAuBbViyN8.html

Çarşamba, Mart 09, 2011

Retext(ur)ing the city #2



Imagining cities
Cities are not simply material or lived spaces, they are also spaces of the imagination and spaces of representation (Westwood, 1997).

The public imaginary about cities is itself part constituted by media representations as much as by lived practices. Ideas about cities, are not simply formed at a conscious level, they are also a product of unconscious desires and imaginaries.

Any representations and imaginaries are bound to be in a state of flux and will also be subject to contestation by those who feel excluded or on the margins of dominant imaginary.

Imagination is powerful and translated into policy and through the mechanisms of governance it has its effects.

The idea of the city as a crucible for ideas and imagination has a long history -back to the very origins of urbanism in fact.

What makes cities extraordinary is that they contain sites where the senses are bombarded and these can be read as a source of pleasure -the Spice Market in Istanbul or the street markets of Hanoi, or displeasure, as in the rush hour spaces of underground stations.

For pro-urbanists and city lovers, cities are imagined as spaces of opportunity, of the co-mingling of strangers, as spaces of excitement, difference, cosmopolitanism and interconnection, and as spaces of culture, engagement, enchantment, fluidity and vibrancy.
Anti-urban imaginaries…as a site of anomie, alienation, corruption, ill health, immorality, chaos, pollution, congestion and a threat to social order.

Urban designs and city plans have often embodied, implicitly or explicitly, some version of anti-urbanism which evokes the city as a place to be tamed and ordered and made predictable.

Gary Bridge & Sophie Watson, “Retext(ur)ing the city”, in City, vol.5, no.3, pp.350-362.

Retext(ur)ing the city



The economy if cities
Rather than consumer demand being the key explanatory variable in the form and location of the cities, Marxists looked to factors of production of commodities and the social relations that were involved in production processes.

[This] feeling of de-materialization of the economy can be explained in a number of ways. First, changes in production processes have led to the unbundling of the commodity. This happened in manufacturing, first of all with seperation of manufacturing functions, sub-contracting and just-in-time production -the flexible specialization of post-Fordism.

[Others] even see it as the coming of the post-metropolis where the degree of urbanization and decentralization is such that the world in some senses become a city.
The second sense of de-materialization comes from the growth of new commodities to be traded. The most important of these is knowledge.

Over the last 20 years there has been a rapid expansion in the production, consumption, and exchange of knowledge and information.

Especially important in this new mode of development are informational cities that act as hubs of knowledge-intensive activity and the infrastructure required to support it.

[This] proliferation of images in an economy of signs either increases the reflexive sense of self or adds to their sense of disembeddedness in an experience of hyper-reality.

Knowledge is traded, images are traded, images of images are traded. Economies become spectral. Cities become sites for the production of images and the cultivation of spectacle. The city as the of spectacle was recognized by classical urbanists. Walter Benjamin in particular suggested how commodification was mediated through practices of cultural representation. The siting and sighting of the commodity used the city as shop window. Now cities themselves as well as the commodities they ‘present’ are commodities to be sold. In the competition for inward investment they must market themselves as desirable places for business and tourism. They also sell their desirability to young professionals through the marketing of consumption landscapes of gentrification. The city is sold as a bundle of consuption assets.
A third sense in which the economy is de-materialized is the changed character of money. Money is increasingly disconnedted from material things. The advent of floating exchange rates, the expansion  of credit, and the futures and derivatives market means that money as a form of value is more and more distanced from commodity production, mode and more tied to forms of speculation. Money is more mythical.

The free and rapid movement of capital investment reduces the significance of territory in the ’space of flows’ as Castells calls it.

Gary Bridge & Sophie Watson, “Retext(ur)ing the city”, in City, vol.5, no.3, pp.350-362.

Perşembe, Şubat 24, 2011

yapıbozun

bu sabah taksim-santral yolculuğunda serviste yer kalmayınca en önde mecburen başbakanın üzerine oturdum, daha doğrusu resminin üzerine. şöförünkine çok yakın bir görüş açısıyla yol boyunca etrafa baktım.

servise binmek için beşiktaş'tan taksim'e gelirken yenilenmekte olan deniz müzesinin, onun yanında yerine yerin altına inecek bir otel yapılacak olan eski astro türk tütün fabrikasının, başbakan için yeniden düzenlenen alanda artık olmayan otobüs durağının, üst geçidin, iskelenin yanındaki çay bahçesinin önünden geçmiştim.




solumdan dolmabahçe sarayı akarken sağ tarafımda onun arka bahçesine kondurulmuş olan swissotel yükseliyordu. artık yıkım kararı çıkmış olan Mithatpaşa ya da İnönü ya da Dolmabahçe ya da Fi-Yapı Stadyumu'nun etrafından dönerken sağda -eğer böyle bir şey varsa- dünya imar planları tarihine geçecek bir operasyonla -ve herşeye ve herkese rağmen- yapılıvermiş süzer plaza a.k.a 'gökkafes' tüm ihtişamı ile boğaza bakıyordu. içim sıkışarak taksim'e ulaşmıştım.





hayalet akm'nin önünden kalkan servis, önce taşkışla'ya hava atan hyatt ve ceylan intercontinental otellerinin sonra yıkılıp yerine yenisi yapılan divan oteli'nin önünde kırmızı ışıkta durdu. cumhuriyet caddesini dikine geçip dolapdereye doğru inerken solda sanırım sadece ön cephesinin önemli olduğu düşünülmüş olan habertürk binası, sağda ise zaten yüksekte olan tepenin (elmadağ) üzerine bir dev gibi kondurulduğundan aşağıki vadiye (dolapdere) kafa tutan rixos binası vardı.






bir şehrin hafızası binalarına siner. binalar yıkılınca anılar da yiter.

Pazartesi, Şubat 21, 2011

absint aldık mı?

manet'nin ilk resimlerinden biri. hatta ilki sanırım. perşembe'nin gelişi çarşamba'dan belliymiş.

edouard manet - the absinthe drinker - 1958-59

pamuk gibin

bu resmi bugün ilk kez gördüm. bu nasıl degas demekten de kendimi alamadım. renklerin sakinliğinden, biraz da kompozisyondan sezer gibi olsam da hala inanasım gelmiyor. degas bu resmi amerika'ya anasının akrabalarını ziyarete gittiğinde yapmış.

edgar degas - the new orleans cotton exchange - 1873

atlılar atlılar

çok bilinmeyen bir resmi olsa da manet diye bağırıyor bu resim bence. bu bitirilmemişlik hissi, belirsiz arkaplan, öndeki figürün iyice öne çıkarılması gibi. pek gözel.

edouard manet - the horsewoman - 1875