tasarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Temmuz 29, 2013

Türkün Tasarımla İmtihanı: Bir Pazarın Dönüşüm Hikayesi


Mimarlığın sadece bir yapıyı tasarlamaktan ibaret olmadığı hemen herkesin üzerinde hemfikir olabileceği bir argüman. Mimari tasarım süreçlerinde insanların mekan içerisindeki deneyiminin, yapının bulunduğu yer, kamusal alan ve çevresindeki diğer yapılar ile olan ilişkiler ağının kısacası yapının yaşamının özenle düşünülmesi ve planlanması gerekiyor. Ancak bu bilginin uygulamaya aktarılış biçimi her zaman yeterli olmayabiliyor ve çoğu zaman sorgulanmayı gerektiriyor.
Beşiktaş Balık Pazarı, kullanıma açılmasından sadece birkaç (tam olarak dört buçuk) sene sonra yıkılmaya başlandı. Tamamen yıkılacak mı yoksa elden mi geçirilecek tam olarak bilemiyoruz. Neden yıkılıyor sorusuna da verilen farklı cevaplar var: “Zaten çok kötü bir tasarımdı” ve “Kullanıcı ihtiyaçlarını karşılamıyordu” bunlardan en sık duyulanları. Kanımca tasarım açısından –en azından kağıt üzerinde- başarılı olsa da yapıldığı ilk günden itibaren işlemeyen bir yapı idi Beşiktaş Balık Pazarı. İki buçuk sene boyunca Beşiktaş Çarşı'da pazarı gören bir evde yaşadım, neredeyse her gün bu yapının önünden geçtim ve kullanıcılarının ihtiyaçlarını nasıl karşılayamadığına, kademeli olarak nasıl bozulduğuna/dönüştüğne şahit oldum.


Balık Pazarı’nın bizi kandıran yanı biçim olarak çok sade ve estetik bir güzelliğe sahip olmasıydı. Yüksek çatısı ve geniş girişleri ile hem kapalı hem açık, hem sınırlı hem de çevreyle bütünleşik bir yapısı vardı. Bütün ve sürekli çelik tezgahları, tavandan sarkan -eski pazarları andıran- lambaları, mozaik kaplamaları ve yuvarlatılmış kenarları ile ilgi çeken ve sempati uyandıran bir yer idi. Peki neden böyle oldu?

Yapı kullanıma açıldıktan sonra öncelikle strüktürel sorunlar hasıl oldu. Daha yapıldığının ilk birkaç ayı içerisinde, aldığı ilk büyük yağmurda çatısını su bastı. Belediye bu suyu temizleyip çatıya tekrar zift döktü. Brüt beton-muş gibi davransın diye seçilen kaplamalar da çok ama çok yanlış bir seçim olduğunu ilk fırsatta gösterdi. Kaplamalar (doğal ve diğer etkenlerle) her yerinden çürümek, açılmak ve kırılmak marifetiyle çirkin bir görüntü oluşturmaya başladı.

Bir süre sonra ise kullanıma dair sorunlar ortaya çıkmaya başladı. GAD ve Gökhan Avcıoğlu bu projeyi Beşiktaş'ı ve balıkçıları çok sevdiği için ve onlarla işbirliği içerisinde yapmış olduğunu anlatsa da görünen o ki onların ihtiyaçları konusunda derinlemesine bir araştırma yapılmamıştı. İlk ve en bariz sorun tezgahlardı. Her ne kadar bu -balıkçıların kullandığı tepsilerden esinlenerek yapılan- alttan soğutmalı, yekpare tezgahlar çok hoş bir görüntü oluştursa da tezgahların eğimi çok azdı. Bu da satıcılar için sergilemeyi güç bir hale getiriyordu. Farklı deniz ürünleri ve onların sofradaki yakın arkadaşları olan yeşillik ve diğer sebzeler için, daha da önemlisi bütün bu besinlerin paket ve ambalajları için düşünülmüş farklı sergileme ve düzenleme elemanları yoktu. Bunun üzerine esnaf kendi sergileme ve satış alanlarını oluşturmaya başladı. Tezgahların üzerine konan demir konstrüksiyonlar ile tezgâhların açıları arttırıldı, bunların üzerine –geleneksel hali ile- tepsiler içerisindeki balıklar yerleştirildi. Bu konstrüksiyonlara tabela vb. işaretler eklendi. Manavlar da tezgâhlarını sebzeleri en iyi gösterecek ve onları kasaları içerisinde sergileyebilecekleri bir hale getirdiler. Yapılışının yaklaşık ikinci senesinde pazarın belki de en karakteristik parçası olan tezgahlar artık neredeyse görünmez hale gelmişti.


İkinci sorun sınırlı depolama alanıydı. Balıkçılar için düşünülen ve oluşturulan depolar balıkçılara yetmiyordu. Bu ihtiyaç da çevredeki apartmanların soğuk hava deposuna dönüştürülen bodrumları ile gideriliyordu. Pazarın kendisinin yetersiz kaldığı noktalarda çevre ona lojistik destek sağlayan bir ağ görevi görüyordu. Sabah erken saatlerde Beşiktaş’ta dolaşırsanız Çarşı meyanına inen yokuşlardan aşağı el arabalarıyla kasa kasa balık taşıyan gençleri görebilirsiniz.

Sadece tezgahlar ve depolar değil kullanım alanının neredeyse tüm elemanları orada çalışanların ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı. Portakal rengi kabloları ve akkor telli ampulleri ile yüksek tavandan sarkan lambalar belli ki balıkçılar için fazla tanımlı bir aydınlatma ortamı yaratıyordu. Örneğin lambalar onların ihtiyacı olan noktalara inmiyordu. Onlar da iplerle kabloları birleştirip farklı kombinasyonlar yapmaya, aydınlatmayı kişiselleştirmeye başladılar. Lambaların uzunluklarını ayarlamak için kablolara düğüm attılar.  Işıkların istendiği zaman kapanıp açılabilmesi için anahtarlar eklenip, beğenilmeyen ampuller yerine (yoksa elektrik faturaları yüzünden mi?) enerji tasarruflu ampuller takıldığında pazarın dönüşümü neredeyse tamamlanmış oldu.


Açılmasından yaklaşık üç sene sonra Pazar kendi başına kendi ihtiyaçları için yetersiz kalırken Beşiktaş’ın kronik bir derdine derman oldu: Yer sıkıntısı. Türk lokantacılığının olmazsa olmazı olan sürekli büyüme ve genişleme arzusu, kapalı alanda sigara yasağı ile neredeyse tamamen atıl hale gelen iç mekanlarla birleşince Beşiktaş’ın köklü ve mütevazi meyhaneleri de bulabildikleri her açık alanı fütursuzca değerlendirmeye ve Beşiktaş’ın zaten dar olan ara sokaklarına  yerleşmeye başladılar. Sokaklarda iki kişinin yan yana ancak omuzlarını içe bükerek geçebileceği kadar yer kaldığı zaman ise pazarın geceleri çalışmıyor olmasından mütevellit geniş ve boş bir alan sunduğu keşfedildi. Cepheleri pazara bakmakta olan meyhaneler de buram buram balık ve çöp kokmasına aldırmadan hemen masalarını bu bos alana kuruverdiler. Böylece baştan öngörülemeyen bir çoklu kullanım biçimi kendi kendine oluşmuş oldu.

Aslında bütün bu süreç yaşam alanının kişiselleştirilmesi ya da Lefebvre'in taktik ve stratejileri bağlamında okunabilir. Beşiktaş Balık Pazarı’nın dönüşümü, şehre ‘tepeden’ bakan bir tasarımcının/plancının kendisi için düşündüğü, öngördüğü ve ona dayattığı sistemi kabul etmek istemeyen ve onu yetersiz bulan bireylerin kendi çözümlerini üretmesi, o sistemi yeniden biçimlendirmesi süreciydi. Bu bağlamda, tamamen tarafsız bir okuma ile aslında bu mekanın kullanıcıları ve çevresi ile çoğu yapıda olmadığı kadar ileri bir düzeyde bir ilişki kurduğu söylenebilir. Şimdi pazarın iç donatısı yıkıldı. Bu yıkım ile birlikte balıkçıların şekillendirdiği deneyim, müdahaleleri ile bir mekandan bir yer haline getirdiği –yerleştiği- pazar da kaybolup gitmiş oldu. Yerine ne geleceğini hep birlikte göreceğiz.

Çarşamba, Şubat 15, 2012

copenhagen wheel

weeds'de andy'nin amerika'da pazarlamaya çalıştığı, bisiklet sürerken pedal çevirme ve frenden aldığı enerjiyi geri veren copenhagen wheel green dot ödülü almış.
andy ile de herkes dalga geçmişti ama gelecek bu tekerlekte. istanbul için? sanmıyorum.


Salı, Eylül 13, 2011

mario incebelli

Öncelikle şu iki bardak tasarımına bakalım:

Bu tim parsons'ın 1999 yılında tasarladığı 'half-pint mug'.

Bu da daha sonra aynı mantık üzerinden geliştirdiği 'half-pint glass'. 


Bu da Erdem Akan'ın 2003 yılında tasarladığı 'eastmeetswest' isimli çay bardağı.


Bu ürünler arasındaki kör göze parmak intihal kokularına hiç değinmeyeceğim. Ürün ile ilgili açıklamayı da bir kenara bırakırsak...aslında bir dakika, ürünle ilgili açıklamayı bir kenara bırakmayalım. 

'A contemporary interpretation of traditional Turkish tea glass: Looks European feels Oriental. Thanks to its double sided walls, eastmeetswest keeps the content longer hot, without burning your fingers and has a visual effect as if the fluid floats on the air.'

Akan'a göre bardağın görünüşü Avrupa'lı hissi ise Doğu'lu. Bu cümlede ciddi bir kafa karışıklığı seziyorum. Avrupa'nın karşılığı Doğu mudur? Ya da Batı sadece Avrupa mıdır? Bu bakış tam da Türk insanının Oryantalist bakışa kendini uydurma çabası, Batı'nın verdiği Doğu gömleğini ona yaranmak için hiç sorgulamadan üzerine giymesi gibi geliyor bana. 
Görünüşü Avrupa'lı hissi Doğu'lu kısmına takılıyorum tekrar. Birincisi, düz, silindirik bir su bardağı formu ne kadar Avrupa'dır, bu tartışılır. İkincisi, bu bardağı elinize aldığınızı ve gözlerinizi kapadığınızı düşünün. Hissettiğiniz şey çay bardağının geniş ağzı, ince beli ya da çayın sıcaklığı mı olacaktır, yoksa düz ve soğuk bir yüzey mi? Bence bu cümle 'Batılı bir form içerisine hapsedilmiş, görülen ama hiç ulaşılamayan ve hissedilemeyen bir Doğu' olarak değiştirilebilir.

Açıklamanın ikinci kısmına gelecek olursak. Bardağın iki tarafındaki duvarlar içeriğini daha uzun süre sıcak tutmakta ve parmaklarımızın yanmasını engellemektedir. Çok güzel. Ve fakat geleneksel çay bardağı zaten bu fonksiyonu çift duvara ve 3 katı fazla malzemeye ihtiyaç duymadan yerine getirmektedir. Çay bardağının biçimini inceleyelim. Geniş bir ağız, ortaya doğru daralan bir bel ve geniş bir dip. Peki bu bardağın biçimi neden böyledir? Sadece güzel göründüğü için mi? İnce belli yuvarlak popolu Doğu'lu kadınları temsil ettiği, çay içerken onların bellerini kavrıyormuş hissini verdiği için mi? 

Bardağın altı geniştir, böylece içine konan sıcak sıvının -bu durumda çay- büyük bir kısmı burada kalır ve ince belin de yardımıyla hızlı bir şekilde soğuması engellenmiş olur. Bardağın ağzı geniştir böylece altta kalan sıvı sıcak kalırken ağız kısmında sıvı yüzeyi genişletilerek çayın daha hızlı soğuması sağlanır. Ayrıca bardağın kıvrımlı formu sayesinde içindeki çay çok sıcak da olsa bardak ağız kısmından baş ve işaret parmakları ile çok rahat bir şekilde tutulabilmektedir. Son olarak bardağın bir su bardağından ya da kupadan çok daha küçük olması çayın küçük porsiyonlarda servis edilebilmesini ve soğumadan içilebilmesini sağlar. 

Sonuç olarak geleneksel çay bardağının biçimi kullanım şekli ile doğrudan bir bağlantı içerisindedir. Ancak bu haliyle biçim fonksiyondan tamamen koparılarak sadece görsel bir boyuta indirgenmiş oluyor. Dolayısı ile ben, biçimsel benzerlikler ve esinlenmeleri bir kenara bırakacak olursam , belli bir kullanım şekli üzerinden oluşmuş ve uzun süre içerisinde neredeyse ideal haline ulaşmış bir biçimi başka bir biçim içerisinde bu şekilde hapsetmenin mantığını, ve genel anlamda böyle bir tasarımın altında yatan amacı anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum.

Çarşamba, Ağustos 10, 2011

world design impact prize: nokero güneş enerjili ampül



bu ampul insanların gaz parasından tasarruf etmesini sağlıyor. gerçi bir yandan 'ne kadar kazanıyorlar ki ne kadar tasarruf etsinler' diye düşünülebilir ancak ayda birkaç dolar bile onlar için çok önemli. ayrıca bir takım sosyal değişimlerin de tetikleyicisi olabilir.

world design impact prize: empowerment plan

endüstrinin ölmesi ile bir hayalet şehir haline gelen detroit'te 20 bin kadar evsiz yaşıyor. bu proje, bu kişilere en azından daha rahat barınma sağlayacak uyku tulumunu andıran paltolar yapılmasını öngörüyor.


http://worlddesignimpact.org/projects/project/32/

Çarşamba, Şubat 02, 2011

zincirleme usb

bilgisayarlardaki usb giriş sayısının pc'lerde genelde 4 mac'lerde ise 2 olması zaman zaman sorun yaratabiliyor. aslında beni daha çok rahatsız eden bu girişlerin birbirine çok yakın olması ve çirkin tombalak bir usb stick taktığınızda yanına hiçbir şey takamamanız.

çinli jiang gonglue olayı çözmüş ve if konsept tasarım ödülünü almış. üretileceği günü heyecanla beklemekteyiz.

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

daldırcan

kahveye ya da süte kurabiye batırırken kurabiyenin bardağa sığmaması ne kadar önemli bir sorundur tartışılır, ancak ben -sütüme kurabiye banıyor olmasam da- bu tür ufak tasarım dokunuşlarından hoşlanıyorum. beyin jimnastiği gibi bir şey.

Cuma, Ağustos 06, 2010

beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar

insanların mezarlıklara gömülmesi fikrine karşıyım. daha doğrusu mezarlıkların sıra sıra taşlar, eğri büğrü yollar ve gösterişli mezarlardan oluşmasına. isterim ki öldüğümde bir ağacın altına gömüleyim. üzerine bir yere de ismim yazılsın, çocuğum, torunum, torunumun torunu beni ziyarete geldiğinde köklerime bir kova su döksün, yanında oynasın, dalına salıncak yapsın. ağacım büyüsün gelişsin, şimdi mezarları nasıl sökemiyorsak yerlerinden, o ağaçları da kesmek günah olsun. bu arada insanların aslında gömüldükleri mezarın altında olmadıklarını ve zamanla -genelde eğimden dolayı- başka yerlere kaydığını biliyor muydunuz? yani sizin başına gidip dua ettiğiniz o mezar taşı aslında kaybettiğiniz yakınınızın üzerinde durmuyor artık, daha doğrusu yakınınız o taşın altında değil artık. 

bu fikri anlattığım birkaç kişi, bundan o kadar da fazla heyecanlanmamıştı, ancak ben hala standart mezarlık sistemine göre çok daha doğal, anlamlı ve heyecan verici olduğunu düşünüyorum. bugün aşağıdaki tasarım projesini gördüğümde bu yüzden çok mutlu oldum. işte tam olarak söylemek istediğim bu. 




ayrıca bu yeşil mezar-lık- fikri bir 10 senedir var olan bir şeymiş. örneğin a.b.d.'de kinkara adlı bir şirketten çevreci kefenler sipariş etmek mümkün. 



Perşembe, Temmuz 22, 2010

kli malı

teknoloji tabi büyük bir hızla ilerliyor. özellikle küresel ısınma ve sigara yasağına paralel olarak iklimlendirme sektöründe de çeşit çeşit yenilik gözümüze çarpıyor. alttan üfleyen, üstten üfleyen, palmiye, uzun sütun şeklinde, tepeden harlayıp kışın bile terleten, su püskürten, iyonlu hava üfleyen, dil çıkaran, kuyruk sallayan, kısaca her tür zamazingo mevcut. ama tabi ki kullanıcı odaklı olmayan tasarımın her zaman bir takım eksiklikleri oluyor. işte mesela sarıyer nüfus müdürlüğündeki arkadaşların aslında çok basit bir ihtiyacına cevap veremiyor klimalar. o zaman da kullanıcılar kendi çözümlerini yaratıyorlar doğal olarak. direk karşıya üfleyebilen klima istiyoruz.

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

arabada ipod evde ipad

arabada ipod dinlemek diye bir şey yoktu eskiden. eski derken mesela 1988'de Kefken'e giderken Sezen Aksu '88 takılırdı teybe, Sarışın'dan girilir Kavaklar'dan çıkılırdı. Kasetlerin bir ara dönem ürünü olarak kısa sürede miyadını doldurmasının ardından dijital müziğin ve kişisel müzikçalarların hızlı yükselişi başladı. Ancak otomotiv endüstrisi bu yükselişi aynı hızla takip edemedi. Hamdi'nin (eski Ford K'm) sadece basit bir radyo ve kasetçaları olduğundan kelli arabada ipod dinlemek pek mümkün olmuyordu. Uzun yolda yan koltuğa laptop açıp oradan müzik dinleyen insanlar tanıdım. Herneyse sonra yavaş yavaş gerekli techizat da üretilmeye başladı kişisel müzikçalarların kollektif dinlenimi amacıyla. Bunun arabada ipod imkanı sağlayan -benim gördüğüm- ilk örneği basit bir kaset modülatörü -ismi salladım- idi.


benimki bunun siyahıydı

geçen gün bir arkadaşın arabası ile tatile gitmeye niyetlendiğimizde ise artık bu meretin de işe yaramayacağını fark ettim, zira kendisinin arabasında sadece cd girişi bulunmakta idi. cd'ye kablo bağlayıp teybe takmak pek mantıklı olmayacağından bu soruna bir çözüm bulunduğuna emin olduğum Karaköy Yeraltı Çarşısı'na gittim. Uzun ve detaylı bir dolaşma sonucunda bu amaca yönelik -çeşitleri olsa da- tek bir ürün olduğunu fark ettim. Bu ürün temelde araba çakmağı girişli bir mp3 çalar ve radyo vericisi. İçine istediğimiz şarkıları yüklediğimiz mp3 çalarımızı arabanın çakmağına takınca gereç belli bir frekanstan yayın yapmaya başlıyor. Biz de aracımızın teybini o frekansa ayarladığımızda mp3 çalarda çalan şarkıyı dinleyebiliyoruz. Bunun 1gb'lığı 2gb'lığı ekranlısı ekransızı, uzaktan kumandalısı, gözlerinden ateş saçanı falan her çeşidi var. En ucuzu benim görebildiğim kadarıyla 30 tl.

işte böyle bir şey

Ama ben bundan almadım. Neden diye soracak olursanız birincisi karşınıza ipod'dan piranha'ya aktarma yapmak gibi ek bir iş çıkartıyor, ki bunula uğraşmak istemem. İkincisi kapasitesi oldukça az, benim gördüğüm modeller 1 ya da 2 gb idi. Üçüncüsü de bunun mp3 çalarsız olanından görmüştüm o kalmış aklımda. Nerde gördüm nerde gördüm diye düşünürken hatırladım. O yüzden veda ettim Karaköy'e. Bir arkadaşımda gördüğüm bu gereç basit olarak sadece bir fm vericisi. bir ucu yine araba çakmağına bir ucu da -jack değil- ipod şarj girişi ile -ince ve geniş olan hani- ipod'a bağlanıyor. İkisi arasında bir gösterge ekranı var. Yine aynı şekilde aleti istediğimiz frekansa getirip, arabanın radyosunu da o frekansa getirip müziklerimizi dinleyebiliyoruz. Belkin marka bu ürünün son modelinin fiyatı 69 dolar falan. Türkiye'de yok sanırım ve daha ucuzu var mı bilemiyorum.


adamlar yapmış

Son olarak bütün bu gereçlerin tek bir dezavantajından bahsederek konuyu kapatalım. İstanbul gibi büyük ve radyo çöplüğü bir kentte yaşıyorsanız, bu aleti kullanmaya çalıştığınız noktada göreceksiniz ki bütün fm frekansları dolu. Ancak en başlarda ve en uçlarda yer bulabiliyorsunuz ama bu bile çok zor. Şehirlerarası kullanım için güzel, şehiriçinde kullanmak için sıkıntılı olabilir.

Cuma, Temmuz 09, 2010

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

dijital arkeoloji: firilens

freelance çalışmak gibisi yok doğrusu. mis gibi...diye düşünüyor olabilirsiniz. ama kazın ayağı pek öyle değil malesef. bu haftaki dijital arkeoloji çalışmaları kapsamında 2005 yılından bir mail geliyor. serbest çalışmanın iyi yanları kötü yanları:



Pro:      You get to do the jobs you love and can turn down ones that don’t fit.
            You can work in your pajamas
            No commute (if you work from a home office)
            You get to wear many different hats: accountant, salesperson, designer, etc.
            If there is no work to do, you can be done for the day, not sit and check email or whatever you do if you are      ‘           'done’ but pretending to work.
            You can visit the doctor or grocery store and run errands midweek and avoid crowds.
            You can write off any/all design related purchases.
            You can take vacation whenever you want.

Con:     You have to wear too many hats! You don’t get to just do what you do best, which is, hopefully, design
            Very little social interaction. I worked from home for 3 years and it got old, fast.
Learning from others: a work situation where you interact with people day to day offers a multitude of learning opportunities. As a freelance designer, you can learn from each project, but not from the ambient room experience and day to day interactions as much.
Steady pay! It’s nice to know you will have continuous income and benefits.
You have to buy all of your supplies, computers, etc.
You never take a vacation because you are afraid you’ll never get another client.

Perşembe, Nisan 22, 2010

legodan ev yapak




ecomat adlı bu şaharikülade malzeme ile sıvasız mıvasız ev yapmak mümkün. ses ve ısı izolasyonu da pek gözel. istanbul'daki bütün evler legodan olsa ne güzel olmaz mıydı? bence olurdu.
içinin mobilyalarını falan da legodan yaparız. evin sağında solunda lego adamlar dolaşır. daha böyle gider bu.


Pazar, Mart 07, 2010

iki masa

stockholm tasarım festivali'nden iki masa. çocuklar için olsa da büyükler de kullanabilir diye düşünüyorum. birincisini Jenny Palmborg tasarlamış, ikinciyi ise Tian Tang. pek hoş.

Salı, Mart 02, 2010

adisas

Ankara'da taklit ürünler sergisi açılmış. Sinan Aygün taklit markaları emeğe saygısızlık olarak gördüklerini belirtmiş. iyi demiş güzel demiş de, peki ya ben marka kavramının kafadan emeğe saygısızlık olduğunu söylersem ne olacak? nike 3 kuruşa çalıştırdığı işçinin ürettiği ayakkabıyı bilmem kaç bin katına satınca emeğe saygı mı göstermiş oluyor? ha ben yine param yettiğince adidas alıp giyiyorum, ama parası az olup da gidip adisas, adibas nikf, smatch, timsahı ters tarafa bakan lacoste, kenarına tek çentik atılmış nike işaretli ya da dört çizgili spor ayakkabı alıp giyene de, o ürünleri üretene de birşey demem. hatta isterim ki o amca taklit ede ede güzel ayakkabı yapmayı öğrensin, sonra osman diye marka kursun gidelim onun ürettiklerini alalım.



Taklit Ürünler Sergisi
Taklit markalarla mücadele temasıyla Grup Ofis Marka ve Patent tarafından düzenlenen Taklit Ürünler Sergisi "CEPA Alışveriş Merkezi" 1 Mart 2010 tarihinde başladı. Sergide, çeşitli ürün gruplarına ait taklit ürünler orjinalleriyle ile birlikte sergilenecek.

Açılışta Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, taklit markaları emeğe saygısızlık olarak gördüklerini belirtti.

Sergi 10 Mart’a kadar açık kalacak. Marka bilincinin ve bu konudaki toplumsal farkındalığın arttırılmasının amaçlandığı etkinlikte, saatten gözlüğe, parfümden saç tokasına, ayakkabıdan oyuncağa kadar birçok ürünün taklidi orijinalleriyle birlikte sergilenecek. Sergi süresince marka tescili, marka koruma yolları, marka ihlalleri ve uygulanan cezalar hakkında Grup Ofis yetkililerinden bilgi alınabilecek. Ayrıca, etkinlik kapsamında "Orijinalini Bul" yarışması gerçekleştirilecek.

Perşembe, Şubat 18, 2010

diş macunu

neresinden sıkarsan sık elinde kalıyor. açıklamada macunu ortasından sıkanlara sinir olanlar için tasarlandığı iddia ediliyor ancak tübün ortası yine tübün ortası değil mi burada da? çift taraflı sinir olmak mümkün. buna ek olarak fazladan bir kapak maliyeti getirmesine rağmen tüpte kalan macun sorunsalına bir çözüm getirmiyormuş gibi geldi bana. bu arkadaşa eminönü'nde 50 kuruşa satılan lastikli kıskaçlardan almasını tavsiye ediyorum. mükkemmel bir tasarım, bir damla macun kalmıyor tüpte, neresinden sıkarsan sık.

Perşembe, Şubat 11, 2010

wc

nefasetli bir çalışma olmuş. kaynak gösteremiyorum, gösterebilen varsa beri gelsin.