duygular şelale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
duygular şelale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mart 16, 2013

ytong

sözleri ayrı, müziği ayrı, videoyu ayrı takdir ediyoruz. sonra hepsini bir araya getirip bir de topluca takdir ediyoruz. leeds'in gururu, taraftarın cimbom'u.

Alt-J (∆) | Breezeblocks from Ellis Bahl on Vimeo.
*2012 UKMVA Best Alternative Video


Official Video for Breezeblocks by ∆ (alt-j).
Pre-order album 'An Awesome Wave' here: http://bit.ly/HaFx15

Director: Ellis Bahl
Producer: Jessica Bermingham
Exec. Producer: Tessa Travis
Production Co.: Project Fathom
Label: Infectious Music UK

DP: Pat Scola
Production Design: Brian Chandler
1st AD: Daniel Lugo
Storyboard Artist: Jake Nelson
Makeup: Stephanie Wise
Stylist: Marcela Lucia Cole

Starring: Jonathan Dwyer, Jessica DiGiovanni, Eleanore Pienta

Commissioned through Radarmusicvideos.com

Salı, Ağustos 25, 2009

takaman

takı tasarımcılar sarmış dört bir yanımı
baktığım her yerde küpeler duruyor
ben bileziklerden nefret etsem de
herkes deli gibi kolye satın alıyor.

Salı, Ocak 20, 2009

sınav kaadı

sınav kağıtlarını okumak işte böyle bir şey:

it feels like listeninig to the same story for 130 times. but all of them from slightly to unrecognizablely distorted. and you have to correct every mistake. and as if it's not enough, the storytellers will come to you afterwards and ask what is wrong with their story and claim that their version is actually correct or at least more correct than how much you think it is.

not: sanırım ingilizce'de unrecognizablely gibi bir kelime yok. ama aslında olması lazım.

Salı, Ekim 30, 2007

beyrut


beirut kadar -gerçek hikayesini bilmeseniz bile- özgürlük -arabaya atlayıp avrupa'yı gezme, trenle türkiye'yi dolaşma, bir anda otobüsten inip gaziosmanpaşa'ya gitme- isteği uyandıran bir grup daha var mı?

ilk içkiler

bir haftaiçi akşamüstü nevizade'de masaya gelen, belki de haftanın ilk birasından aldığın ilk yudum. her zamanki gibi, ama yine de heyecan verici, rahatlatıcı. ne zaman, ne mekan, ne de eylem sıradışı, ama başka birçok şeyden daha inandırıcı, hayatında birşeylerin değişebileceği konusunda.
bir haftasonu sabahı evinde masaya gelen kahvenin ilk yudumundan bir farkı yok aslında, ama çok farkı var. neden? 

a.19.06.07.nevizade.1730

Pazartesi, Ekim 22, 2007

teke zortlatması

gece 4'te yatmışım. evet, dün bütün gün boyunca -hatta iki gündür- hiçbir iş yapmamış olabilirim. ve hatta gece bilmemkaçlarda yatıp günlerin yarısını fosur fosur uyuyarak geçirmiş olabilirim. ama pazarının pazartesi'sinden tek farkı 4 harf olan bir insan olarak haftasonu düzenimi haftanın ilk günü -ki benim için haftanın ilk günü çarşambadır- bozmaya hiç niyetim yoktu. ta ki saatin 8'inde odama hunharca girilene kadar. yakın çevremde annem olarak bilinen annem uykum konusunda her zamanki hassasiyeti göstererek bir hamlede odama girdi. sebep? o an çok ihtiyacı olan bir şeyi almak mı? kütüphanemden kitap seçmek mi? bana çok önemli bir şey sormak mı? hayır, hayır ve hayır. bu naçizane ziyaretin tek sebebi kirli olduğunu düşündüğü çamaşırları almak. ben beyin özürlü olduğum için onları kirliye atamıyorum çünkü. ya da sanki 2 saat sonra eve hanife gelmeyecek. o kadar önemli ve tam da o anda yapılması gereken bir iş ki.
bir de öyle kritik bir anda yaptı ki bu hareketi şu an delice uykum olmasına rağmen uyuyamıyorum. henüz ayılmamış olduğum için ders çalışamıyorum. günümü resmen başlatacak olduğu için kahvaltı edemiyorum. çok mutsuzum. bu en az hiçbir işim olmayan bir günün sabahında saat 8'de 'hadi kahvaltı hazır' denilerek sadece benim için -neden o saatte olduğu tam bir muamma olan- hazırlanmış sıradan bir kahvaltı kadar sinir bozucu. çok mutsuzum.

Pazartesi, Nisan 09, 2007

tek başına


Bu şehrin tadı bazen en iyi tek başına çıkıyor. İlkbaharda, gündüzleri ve güneşli günlerde. Kimseye odaklanmak zorunda kalmadan, üşümeden, ıslanmadan, terlemeden, sadece ve sadece şehre ve ona ait olanlara bakarak.

Ancak böylesine açıkken zihnin, fark edebiliyor ve anlayabiliyorsun olağandışılığını ağır ağır ilerlemesini annesinin omzunda uyuyan çocuğun, anlamsızlaştıkça vazgeçilemez oluşunu dükkanının önünü süpürmesinin ama aslında temizlememesinin yaşlı amcanın, kuşkucu umusamazlığını gömleğini pantolonunun içine sokarken etrafı kuşkulu bakışlarla süzen adamı ve zamanı parçalayışını yavaş yavaş azalan bira köpüğünün.

Ancak bu yalancı yabancılaşmayı yaşadığında şehrin dışına çıkabiliyor ve ona o aslında var olmayan noktadan bakabiliyorsun. Çünkü ne kadar kandırsan da kendini, ne kadar uzaklaşsan da, uzaklaştırsan da kendini, hala onun içindesin, hala ona aitsin ve hala aynı dili konuşuyorsun onunla. Anlamamazlıktan gelemiyorsun o yüzden de, o seninle konuştuğunda.

Çok fazla sürmüyor bu kopuş, sonra yine tanıdık bir şarkı, bildik bir yüz, alışıldık bir hareket tutup geri getiriyor seni. Kaçabiliyorsun ama saklanamıyorsun. Ne kendini ondan, ne onu kendinden koparıp atabiliyorsun. Köklerin çok derinlerde başın toprağın üzerinde olsa bile, gidemiyorsun başka şehirleri özlesen bile.

9.4.7.15.30.a.nevizade

Pazartesi, Ocak 22, 2007

ne me quitte pas



















bu şarkıyı nina simone kadar güzel söyleyen bir insan daha var mı bilemiyorum. insanın dış yüzeyindeki her noktadan eşit uzaklıktaki o en derin bir noktaya dokunuyor sanki.

jacques brel tabi esası ama yine de simone'nin verdiği hissi vermiyor bana.

bu arada bana kitap al'ı bambaşka bir yere koyuyorum tabi.

Cuma, Ekim 27, 2006

almanya'nın eşiğinde

25.ağustos.2006.1625

gitmeme tam on gün kala,
içimde sonsuz bir sıkıntı, isteksizlik ve boşvermişlik duygusu. Boşvermişlik doğru kelime değil belki. Yapmam gerekenler ve yapabileceklerim geçiyor kafamdan sürekli ama yapmaya ne isteğim ne halim var. Evden dışarı en son geçen Cuma günü çıktım. Evin içinde bile yapılabilecek –eğlenceli veya sıkıcı- onlarca şey varken sadece saatlerce uyuyorum –uykum olduğundan değil-, bilgisayarı başında anlamsız bir şekilde oturuyor ya da televizyon seyrediyorum. Hiçbirinden memnun değilim, hiçbirinden keyif almıyorum. Bu şımarıklık, bu memnuniyetsizlik, bu bezginlik nereden geliyor? heyecanlı olmam gerekmez mi? içimin içime sığmaması, oradan oraya koşturmam? bunların hiçbirinden eser yok. Neden kendime gelemiyorum? Neden mutlu olamıyorum? Neden bu kadar çok soru soruyorum?

26.ağustos.2006.1835
Sadece 24 saat geçti dünkü mutsuzluğun üzerinden ve şimdi içim içime sığmıyor. Kendimi dışarı atmam gerekiyormuş sanırım. Nasıl toparlanacağımı hala bilemiyorum gerçi. Toparlanmak derken kendine gelmek olarak değil de bavul toplamak olarak. Neyse bir şekilde olacak artık. Hayatımda ilk defa ailemden, şehrimden, arkadaşlarımdan bu kadar uzun süreliğine uzak kalacağım. Neler olacak? 6 ay kısa mı uzun mu ona bile karar veremiyorum. Tabi ki uzun, ama...neyse.
Özleyecek miyim birşeyleri, birilerini, bir yerleri? Kimi peki? Nereyi? Yine başladım sorular sormaya, sanki cevaplarını bulabilecekmişim gibi. Kendimize artık soru sormayı bırakmamızı ve yaşayıp görmemizi salık veriyoruz.

Pazartesi, Ekim 09, 2006

4. levent


7.temmuz.2006.1830 -metro çıkışı-
ne güzel akıyor şehir önümden. önceden ayrı ayrı planlanmış hareketlerin rastgele birlikteliği, sanki herkes mutlu, herkes güzel bir haber almış bugün. bense bir parçası değilim bu bütünün. mutluyum ama onlar gibi değil. aynı değil gölgelerimiz, hareketlerimiz. beni mutlu yapan onların akışı sadece. güzel güneşin altında pişmek bile.

Perşembe, Ekim 05, 2006

olimpos yolları


kara kaplı molsikinimi aldığımdan beridir oraya yazdıklarımı blog'a geçirmemiştim. bremen'de yazdığım şeyler de duruyor ama baştan başlamazsam olmazmış gibi geliyor. başlıyorum ben de işte şimdi. aşağıdakiler olimpos'a giderken, zaten orada pek birşey -tamam hiçbirşey- yazmamışım:

30.haziran.2006.2130
aynı köprüden farklı hislerle geçiyorum şimdi. günlük, sıradan, yetişme telaşlı bir geçiş değil; bir süreliğine de olsa dönüşü olmayan, uzun, yolun kendisinin önemli olduğu, herşeyi bırakıp giden bir gidiş.
ters yöndeki şeritte bizimle aynı yönde giden kamyonetin arkasına oturmuş, onar metre aralıklarla duran dubaları kamyonetin hafifçe yavaşlaması ile beraber çevik ve ustaca olduğu belli bir hareketle kapıp diğerlerinin yanına koyan adam da gidiyor.
gidiyorum ben, gidiyor adam, geri dönmemecesine değil.


1.temmuz.2006.0105
ışıklar söndüğünde nasıl da değişiyor herşey. ne yol aynı yol, ne binalar az önceki gibiler. daha da büyük bir vahşilikle yırtıyor farlar gözkapaklarını. Akıyorlar kuru ve acıyan gözlerinin üzerinden. Sonra yine karanlık. gölge yok, yansımalar yok. Sadece karanlık ve onun içinde açılmış ışıktan yaralar gibi lambalar.

0110
antik yıkıntılar istemiyorum. süslü püslü binalar da. çılgınca modern yapılar da uzak olabilir benden. sadece eski fabrikalar kalsın bana. antik ya da modern mimarinin erişemeyeceği güzellikte ruhlara sahip onlar.

Salı, Ekim 03, 2006

2 ekim gecesi rüyası

rüyanın genel havası bir filme benziyor. büyükbabam ve bir adam daha var. büyükbabam adamı sorguluyor. savaşta neredeydin gibi şeyler soruyor, o da 'sadece sicil numaranı söyle bana' diyor. ama büyükbabam cevap vermiyor. ben de merak ediyorum, onun da geçmişinde karanlık şeyler var demek ki diye düşünüyorum.
hararetli bir şekilde tartışmaya başlıyorlar, büyükbabam bir takım belgeler gösteriyor, pantone renk kataloğu gibi birbirine perçinlenmiş kağıtların üzerinde el yazısı ile yazılmış şeyler var.
rüyanın burasında bir atlama var, daha doğrusu çok net hatırlayamıyorum, ama ikisi birlikte bir yerlere gidiyorlar hızlı hızlı, bir yandan da tartışmaya devam ediyorlar.
sonraki sahnede büyükbabam esir tutulan bir arkadaşını kurtarmak için bir eve giriyor. birinci kattaki nöbetçiyi arkasından yaklaşıp etkisiz hale getiriyor. dar merdivenlerden üst kata çıkıyor ve yatakta uyumakta olan ikinci nöbetçiyi öldürüyor. tam yukarı çıkmaya hazırlanırken üst kattan ikinci nöbetçi iniyor. o anda büyükbabam yatakta yatan kişinin arkadaşı olduğunu anlıyor. çok üzülüyor. çok etkileyici bir konuşma yapıyor ama tam hatırlayamıyorum. 'en yakın arkadaşımı onu kurtarmaya çalışırken öldürdüm' gibi birşey söylüyor.

Cuma, Eylül 15, 2006

havaalanı teyzesi

Pazartesiyi salıya bağlayan yazdan kalma bir yaz gecesi karşılaştım onunla. Afedersiniz ama –affetseniz de affetmeseniz de- götüme benziyordu. Ve inanır mısınız inansanız da inanmasanız da- bu onunla ilgili söylenebilecek en iyi şeydi. Sıraya girmiş –bir türkten hiç beklenmeyecek bir sakinlikle, paşa paşa beklerken, tavşan adımlarıyla yavaş yavaş önüme geçmeye çalıştı. Bu tip organizmaları sayısı onlarla ifade edilebilecek almanya-türkiye –vays vörsa- uçuşlarından tanıyordum. Ve onlarla mücadele etmeyi şu an hatırlayamadığm kadar uzun –belki sayısı onlarla ifade edilebilecek yıllar kadar uzun- bir süre önce bırakmıştım. Ancak daha ilk görüşte onun diğerlerinden farklı olduğunu anlamıştım. Hislerimi boşa çıkartmadı ve 2 dakika sonra kıpırdanmaları ‘ben hamburg yolcusuyum’ serzenişlerine dönüştü. Biz –şimdi hamburg yolcusu olarak değil de- eşşek başı olduğumuzdan kendisi hemen ön tarafa alınarak içeri salıverildi. Bu andan itibaren ne yaptığını kimse bilmiyor. Ancak bir şekilde hayata kalmayı başarıyor ki, benim yarım saatlik bekleyişimin sonunda bir anda check-in bölgesinde beliriveriyor. Birkaç yandaşı ile birlikte bir şekilde bütün sırayı ve bantları aşıp oraya ulaşmış ve pasaportsuz bir halde bavulunu teslim etmeye çalışıyor. Aramızda görünmez bağların oluştuğunu hissedebiliyorum. Uçağa birinci sırada girmek için bütün vasıflara ve daha fazlasına sahip; kısa bir boy, şişko ama gerektiğinde çok hızlı hareket edebilen bacaklar, güçlü dirsekler, burnun ucuna kadar gelmiş bir gözlük ve kocaman dudaklarla desteklenmiş şaşkın ve ablak bir bakış, gerektiğinde ‘ben hamileyim’ deyip, önde koşup bayrak sallayabilecek kadar büyük bir göbek, ne dediğinin hiçbir zaman tam olarak anlaşılamamasını sağlayarak cevap vermeyi ya da karşı çıkmayı imkansız kılan bir diksiyon ve karakterin tamamına yayılmış sonsuz bir yılışıklık ve yüzsüzlük. Ben bunları düşünürken o bir şekilde aslında haksız bir şekilde elde ettiği sırasını muhafaza ederek pasaportuna ulaşmayı ve bavullarını teslim etmeyi başararak görünüşte ürkek ve şaşkın ama içten içe mağrur ve vakur adımlarla olay yerini terk ediyor. Biliyorum ki tekrar karşıma çıkacak. Bundan son derece emin bir şekilde gidiyorum pasaport kontrolüne. Oradan geçip el bagajı kontrolü için sıraya giriyorum. Alanda, kalkmak üzere olan bir Berlin uçağı olduğundan yer hostesleri Kadıköy-Taksim dolmuşçuları gibi ‘berlinberlinberlinhaydiyaberlinvarmıberlin’ diye bağırıyorlar havaalanında gözünü sevdiğim ülkemin. Gevşeklikte sınır tanımayan Berlin yolcusu hemşehrilerim uçaklarına geç kaldıkları için hem pasaport hem de el bagajı kontrolünden paldır küldür geçirilerek ödüllendiriliyorlar. ‘Bir uçağa hızlı binme taktiği olarak geç kalmak’ kavramına şahit oluyorum.

Kahramanımız –bunun ben olmadığını çoktan anlamışsınızdır sanırım- tam bu sırada pasaport kontrolünden çıkarak o sırada fellik fellik Berlin yolcusu aramakta olan yer hosteslerinden birine yanaşarak sırnaşık bir tavırla ‘Ben, Hamburg, acele, şurada mı?, sıranın sonuna geçmeyeyim de, şöyle’ kabilinden laflar ederek onlarca kişinin şaşkın bakışları arasında sıraya ortadan tabiri caizse cortdadanak dalıveriyor. Özellikle konuşmasının son bölümünde sarf ettiği ‘Ben sıranın sonuna geçmeyeyim de’ argümanı, check-in sırasında beklerken annemi pasaport kontrolü sırasında bekletip zaman kazanarak yaptığı çakallık ile gurur duymakta olan beni gerçekyen benden alıyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Sen sakın sıranın sonuna geçme teyze, şanına leke sürülür. Zaten neden yapacakmışsın ki böyle bir şeyi. Sen bugüne bugün bir Hamburg yolcususun. Senin yürüyüp gitmen lazım. Açın teyzenin önünü, durduramazsınız artık.

Bir on dakika kadar ‘La havle’ ile başlayan o malum cümleyi kurduktan sonra teyze ile –düşünsel bazda tabi- cebelleşmekten vazgeçior ve hatta kendisine karşı belli bir hayranlık beslemeye başlıyorum. Bu kadar diyorum kendi kendime, bundan daha iyisi yapılamazdı. Teyzenin bu lafı ta gırtlağıma ve hatta mideme kadar sokması ise fazla uzun sürmüyor. Benim laptopum fazla yoğun bulunarak x-ışını cihazından birkaç kere geçirilirken, kontrol masasının yanında kafam kadar harflerle içeri sokmanın yazask olduğu bilimum ıvır zıvır anlatılırken, bir cımbız bile pilotların kaşlarını almak suretiyle uçak kaçırma tehditi ile uçağa alınmazken, teyze uçağa tam 12 –yazı ile on iki- adet makas sokmayı başarıyor. Ben teyzenin hangi sirkte çalıştığını ve teyzenin bir uçağa böyle bir şey yapmasının nasıl mümkün olduğunu merak ederken, o, güvenlik görevlisinin ağzından girip burnundan çıkıyor, Hamburg yolcusu oluyor, işçilerine makas götüren terzi oluyor, büyüdükçe büyüyor ve makasları uçağa soktuğu yetmiyormuş gibi bir de benim önümden o an kalkmakta olan otobüse yetişerek beni zor hayretlere gark ediyor. Teyze gücü o kadar iyi kullanıyor ki uçağı gerçekten kaçırmak istese makasa falan ihtiyacı olmayacak, teyzenin birbirinden fantastik süper güçlerinden neredeyse paralize olan pilot teyzeyi evine kadar bırakacak.

Teyze benim yaklaşık yarım saat sonra bineceğim ve sürekli bana yaslanarak uyuyacak başka bir teyzenin ve bacaklarını alabildiğince açarak oturan bir gencin ortasına oturacağım uçağa önden giderek kendine en güzelinden bir koltuk seçerken, ben arkasından yaşlı gözlerle bakıyorum. Bürokrasinin tamamen yok edilmesi için rahatlıkla kullanılabilecek bu teyzenin havaalanlarında nasıl da harcandığını düşünüyorum. O ise şimdi, Hamburg’da bir yerlerde Alman disiplinine karşı savaşıyor. Arkandayız teyze, seninleyiz, sendeyiz.

a.05.09.06.03.50.hamburg uçağı

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

angut

hiç beklenmedik yerlerden bir anda duygusallaşmayı başarabilen yazılara bayılıyorum. işte bunlardan bir tanesi:
Birisi bir salaklık yapınca, bi laftan anlamayınca, böle boş boş bakınca hemen "Angut musun?" der günümüzün insanı. -kendimi hemen ayrı bir yere koyuyorum-
Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton "Angut!" var ülkemizde. -hepimiz ornitolog doğduk çünkü-
Angut kuşu'nun eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan o da ölene kadar
onun baş ucunda bekler. -eee?-
İşte bu canlının yaptığı en büyük "Angut"luk budur. Ayrıca bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen birşey değildir.. Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin
ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elinizi uzatsanız dahi oradan kaçmaz.
Hani derler ya "Angut gibi bakmasana lan". -e tamam bir sebebi varmış demek, angut'lar buna alınıp japonya'ya göç etmezler heralde-
Keşke herkes Angut gibi bakabilse değer verdiklerine -akşama sancı başlamış, yaptığından utanmış. yerle yeksan oldum gerçekten, bu derece yaratıcı, çarpıcı, beklenmedik bir bitiriş beni kendimden aldı.-
Bundan sonra bazılarına "Angut" demeden önce bir kere daha düşünün. -yoksa aklınızı alırım ona göre-
Bir "Angut" bile olamayan o kadar çok insan var ki artık günümüzde. -yaa, dimi. şeref geçen gün çok iğrenç bir insansın.-

o kadar etkilendim ki bu yazıdan bir tane de ben yazdım:
"bize kötü bir şaka yapan birine kızınca ona eşek hatta eşoğlueşek -baban hariç- derken durup düşündünüz mü o eşeklerin gözleri ne güzeldir kocaman, dana gibi. keşke herkesin eşek gözleri olsa. dana dedim de aklıma geldi. sağına soluna dikkat etmeyen, kaba ve düşüncesiz hareketlerde bulunanlara nasıl da "dana mısın?" ya da "çüş be, öküz müsün" diye sorarız. oysa o danadan yapılan jambon nasıl da lezzetlidir, o öküz önünden film şeridi gibi akan trenlere nasıl da mahsun mahsun bakar sanki birini bekler ya da uğurlar gibi, o çüş dediğimiz atlar nasıl da özgür hayvanlardır, nasıl da severler şeker yemeyi. bir dana kadar lezzetli, bir öküz kadar duyarlı bir at kadar özgür olabilsek hayat ne kadar da güzel olmaz mıydı?"