hatıra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hatıra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Nisan 11, 2010

free cemil

 geçtiğimiz hafta okulda kargalar tarafından tartaklanan cemil, sabancı üniversitesi çalışanlarının şefkatli ellerinde hayata döndü. veterinere götürülen cemil'in gözünde ve kuyruğunda darp izlerine rastlanmıştı.


 yoğun bir tedavi sürecinin ardından kendine gelen cemil gözlerini açtı. 


 sağlam bir diyet ve iyi bir bakım sonucunda eski sağlığına kavuşan cemil eskisinden daha cevval ve cabbar bir hale geldi.


 annesinin bulmanın imkansızlığı ve tuzla bölgesindeki kanserojen fabrikaların çokluğu düşünülerek cemil çamlıca'nın ormanlarına salıverildi. şimdi, umuyoruz ki hayatta umuyoruz ki sağlıklı. yolun açık olsun cemil. seni hiç unutmayacağız


Cuma, Ağustos 07, 2009

gökgür lemesi

hayatımda duyduğum en yakından gelen gök gürlemesi idi. sanırım 10-15 metre öteden geliyordu. o kadar yüksek ve garip bir çatırtı çıktı ki bir an ne olduğunu bile anlayamadım. sanki biri yanlışlıkla sinanpaşa pasajının üzerine basarak onu ortadan ikiye ayırmış gibiydi. bu zamana kadar gök gürültüsü diye sinek vızıltısı dinliyormuşuz meğer.

Cuma, Mayıs 01, 2009

batikon

bundan 5 gün önce 7-8 gündür hasta olduğumu öğrendim.

sabancı'da bitmek bilmeyen sınav kağıtlarını okurken, yemeğe gitmek için ayağa kaltığım sırada sırtıma saplanan bıçak ile başladı herşey. montumu giyerken çıkardığım "öoooahh" sesiyle irkilen henry'ye "yok bişi kramp girdi" diyerek odadan çıktım. garip bir ağrıydı bu. kapıyı iterken bir şey yoktu ama cep telefonuyla konuşurken olmadık anlarda birden saplanıveriyordu. 2,5 kiloluk tepsiyi taşıyabiliyordum ama montumu özürlü gibi çıkartabiliyordum ancak.

iğrenç yemeğimi hızla ve yarım yamalak bitirerek sağlık merkezine gittim. doktorun kapısından içeri girerken şöyle güzel bir kas gevşeticiyle mis gibi olurum düşüncesi vardı kafamda. doktora ağrımı taraflı bir şekilde anlatıp "herhalde kas ağrısı" diyerek naçizane teşhisimi belirttim. kendisi bana önce başımın ağrıyıp ağrımadığını sordu. sonrasınra hepsine hayır cevabını verdiğim öksürük/ ateş/ akıntı/ bulantı/ halsizlik var mı? soruları geldi. bir boğazınıza bakayım dedi doktor. bak dedim, ama ben iyiyim. sırtım, ağrı, saplanma? tahta çubukların midemi bulandırdığından habersiz olan doktor, magnum çubuğundan hallice olan çubukla sadece 1 saniye baktı boğazıma. oo sizin boğazınız çok kötü. hadi ya? ama iyiyim ben. bir de sırtınızı dinleyelim. hoppalaaa. sırtıma da sadece 1-2 steteskop dokunuşu ve sonuç:
ooo ciğerleriniz de çok fena, ciğerlerinize inmiş. 7-8 günlük bir hastalık bu. yani evet 2 hafta önce faranjit olmuştum ama geçti ki o bitti ki. yok yok fena bu.
kas gevşetici hayalleriyle oturduğum koltuktan ogmentin, minoset ve NAC ile kalktım. bir de iğne yazıyorum dedi ağrı için. novaljin artı avid.

novaljin ne menem bir iğnedir bilir misiniz dostlar? iğne yapıldığını bilmeseniz g*tünüzden kan alınıyor sanabilirsiniz. ben de nefesimi serbest bırakıp kendimi tamamen rahatlatmama rağmen kendimden beklemediğim sesler çıkardım avuçiçi kadar sağlık merkezinde.
ağrım haricinde gayet sağlıklı girdiğim merkezden topallayarak ve narkoz yemişcesine mayhoş çıktım.

5 gündür hem evdeyim, hem de çok sıcak ve çok soğuk şeyler yasak. böyle anlarda fark ediyor hayattaki pek çok güzel şeyin ya çok sıcak ya da çok soğuk olduğunu. son 1 haftadır yaptığım en heyecan verici şey dün yediğim rokokoydu. ve bu 5 gün daha böyle devam edecek. sağlık hakkaten herşeyin başıymış meğer.

Salı, Nisan 28, 2009

bir ibret öyküsü

gece gece beni benden alan şu hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum:

gencin biri köpek almak üzere eminönü'ne gidiyor ve oradaki hayvancılardan kendisine bir adet chow chow alıyor. hani böyle pofuk gibi süper tüylü ve suratı kamyon çarpmış gibi olan köpeklerden.

josh ile tanışın

neyse alıyorlar köpeği eve getiriyorlar. ama köpek böyle bir bezgin, bir yorgun. sürekli uyuyor. yemek veriyorlar yemiyor. bir tek et yiyor. sonra yine uyuyor. hasta mı acaba diye düşünüyorlar. neyse efendim köpek böyle habire uyumaya devam ediyor. ancak bir süre sonra köpeğin patileri şişmeye başlıyor. aile bu durumdan iyice kıllanıp hayvanı veterinere götürüyor.
ve hayvanın ayı olduğu ortaya çıkıyor. bayağı bildiğin ayı.

yaklaşık 15 dakika güldükten sonra olayı bu sefer sonunu bilerek tekrar canlandırıyorum gözümde. çocuğun eminönü'ne gidişi. herşeyden habersiz dükkanlara bakışı. uyanık bir esnafın çocuğu kafalaması (gel abicim çavçav var bizde, bak bu 1 aylık, burdan da ucuza bulamazsın ha!). çocuğun ucuza kapattığı köpeğini alıp neşe içerisinde eve getirişi, sürekli uyumasından ve kuru mama yememesinden endişelenmesi ve muhteşem bir son. en yakın veterinerin kedi ve köpek kokulu salonunda bekleyen aile. hepsi veterinerin gözünün içine bakıyor. "köpeğinizde narkolepsi var", ya da "chow chowlar ilk aylarda kuru mama yemez" gibi bir açıklama bekliyor. veteriner çocuğun gözlerinin içine bakıyor:
"köpeğiniz, nasıl söylesem bilemiyorum, köpeğiniz aslında köpek değil." ben veteriner olsam osura osura gülerdim herhalde. yazık tabi bi yandan.



Perşembe, Eylül 25, 2008

su torbası, allahın belası

sözlerime az önce yazmış olduğum bir şarkı ile başlamak istiyorum. oldukça hüzünlü, mi minör gamda bir güfte hayal edin. sözler şu şekilde:

laanet olası, su torbası
uzak dur benden, ayak avcısı
istemiyorum, sevmiyorum
senin gibi sahtekarııı

evdeyim. hava serincene. ayağımda çoraplar. ama yine de üşüyor ayaklarım. hep böyle zaten. ayağım buz dibim karpuz. neyse. bir takım terlik arayışlarına girdim. yaz olunca terlikler evin soğuk ve kuytu köşelerine göç etmişler tabi. daha doğrusu göç ettirilmişler. bir nevi tecrit söz konusu. tabi bu esnada bazıları elde olmayan sebeplerle üst mercilerin eliminasyonuna maruz kalmışlar. terlik faşisti annem, çok sevgili pofidik siyah ikea terliklerimin artık giyilmeyecek hale gelmiş olduklarına -ki aside batmış falan değiller, her terlik gibi onların da altları aşınmış biraz- kanaat getirmiş olmalı ki ortadan kayboluvermiş terlikler. bunu "nerede" sorusunun cevabının arasına sıkıştırdığı "ay zaten onlar...", "şurdadır heralde, ama yani...", ve "çok kötü olmuşlardı vallahi..." gibi cümlelerden anlıyorum. ve ümidi kesiyorum kendilerinden.

ayak ısıtmanın bir diğer yöntemi olan, halk arasında su torbası olarak bilinen ve fakat evler arasında dengesiz bir dağılım gösteren, yani, bazı evlerin olmazsa olmazı, bazı evlerin "o ne lan?"ı, biyot adlı arkadaşımızı 1.7 litre kadar kaynar su ile doldurmak üzere dolaptan çıkarttım.
raci kılıflı biyot

kendisi bizim yüzyıllardır kullandığımız tek biyot olma özelliğine sahip. bir adet kırmızı raci biyottan ve üzerine geçirilmiş kırmızı bir kılıftan oluşuyor. rantudil fort promosyonu, sıradan bir biyot yani aslında. ama üzerimde çok emeği vardır. bir de yavrusu vardı bunun. yarısı büyüklüğünde ve balık şeklinde -kılıfsızdı-, ama kayboldu sonradan. zaten favorim bu raciydi benim, balık gittiğinden beri de hep raci'yi kullanıyordum. o sebeple bugün de tercihim o oldu. suyu kaynattım. bir yandan telefonla konuşurken suyu raci'ye doldurdum, ağzını sıkıca kapattım -buna özellikle dikkat ettim, çünkü daha önce oradan su kaçırıp beni yakmaya çalışmışlığı vardı- ve odaya geldim. tam raci'yi masanın altında, üzerine ayaklarımı koyduğum ikea taburesinin üzerine yerleştirecekken, o anda yaklaşık 85 derece olan bir miktar suyun sağ ayağımın bilekten ayak altına kadar olan bölgesindeki bütün sinirleri aynı anda şiddetle uyarması münasebetiyle dehşeyle uyarıldım. tek diyebildiğim ay oldu. ay..ay...ay....ay.....ayy.

telefondayım tabi bir yandan, kaynar suyla ayağımı yaktım diye çığlık atacak halim yok. aslında düşündüm de varmış. neyse. telefonu hızla kapattıktan sonra raci'nin ağzını kontrol ediyorum. allah allah. ağzı hala sıkıca kapalı. oha diyorum içimden. raci resmen yarılmış. ağzı değil göbeği yırtılmış ve içindekilerin makbul bir miktarını dışarı, bunun hatırı sayılır bir kısmını da benim ayağıma kusmuş. allah belanı versin diyorum raci. nasıl öngörebilirim ki ben böyle bir durumu? her biyotun bir kırılma noktası vardır muhakkak. senin de gün gelip işe yaramaz hale geleceğin belli idi. ama nedir ki rayicin? biyot yapımında kullanılan plastiğin ideal yaşam süresi diye bir sabit var mıdır ki? bir de eşantiyonsun sonuçta, arayıp rantudil reprezantörlerine ulaşamam ki bunu sormak için. neyse.

raci'yi hışımla küvete fırlatıyor, aşağı inip kendime en güzelinden bir buz torbası hazırlıyorum -neye niyet neye kısmet-. üzerine bir de herhangi bir silverdinsel ilaca ulaşamamam buz torbasının değerini arttırıyor. ayaklarımı ısıtamadığımla kalmıyorum, onları önce yakıyor, sonra da buz torbasıyla soğutmak zorunda kalıyorum. sinirim geçtiğinde banyoya gidip, raci'ye otopsi yapmayı planlıyorum. önce kılıfını çıkarmak suretiyle derisini yüzüp, sonra nereden ve ne şekilde yarıldığını inceleyeceğim.

alacağın olsun raci.

Çarşamba, Mart 12, 2008

beck's ile yapabileceğiniz 103 şey

#42


Pazartesi, Ekim 22, 2007

karambol

karambol halk arasında altta kalanın canı çıksın ya da dalma olarak da bilinen, genellikle ilk ve orta dereceli okullarda oynanan eğlenceli ve çoğunlukla zararsız bir oyundur. karambolün uzanış şekli açısından yatay ve dikey olmak üzere iki çeşidi vardır.

dikey karambol:
İyi bir dikey karambol leyley ile başlar. eğer leyley yapmazsanız kurbanı elinizden kaçırabilirsiniz. leyley kurbana etkili, alan daraltıcı ve -ilk etapta psikolojik- bir acı vererek yaklaşmanın en iyi yoludur.

kollar yandakinin omuzlarına konarak yarı çember halinde 'oo cim bom bom' ya da 'sarının yanına kırmızı koyduk' melodisi leyley şeklinde söylenerek ve sırıtılarak yaklaşılan kurban kolayca ele geçirilir ve öğretmen masasına yatırılır. kaçmaması için kollarından ve bacaklarından tutulur. üzerine rahatça atlayabilmek için birkaç kişi baştan kurbanın üzerine yatar. böylece kurban tamamen etkisiz hale getirilmiş olur. bunun ardından uygulayıcılar 'karambool', 'ceronimoo', 'kamikaze' v.b. şekillerde bağırarak çeşitli mesafelerden ve yüksekliklerden masanın üzerinde oluşan öbeğin üzerine atlarlar. bu noktada kişinin kendini iyi kontrol etmesi ve fazla hızlı uçarak öbeği ıskalamamaya dikkat etmesi gerekir. ideal bir atlayış ileri doğru son sürat değil mümkün olduğunca yukarıya doğru yükselerek ve yer çekiminden faydalanıp öbeğin tam üzerine düşmek suretiyle gerçekleştirilir.

öbek yükseldikçe sadece kurban -en alttaki- değil onun üzerindeki kişiler de bağırmaya başlar ve fakat esas olan kurbanın çığlıklarıdır. zira üstüne en fazla ağırlık binen ve altında sert bir zemin olan odur. yaygın inanışın aksine karambol kurban çığlık attığında değil çığlık atmayı kestiğinde bitirilmelidir. kurbanın çığlık atabiliyor olması halen nefes alabildiği anlamına gelir. eğer kendisinden ses gelmiyorsa ya da hareketsiz kalmış ise bu birşeylerin yolunda gitmediğine dalalet eder.
(not: karambole keyif katmak amacıyla kurban ilk aşamada etkisiz hale getirildikten sonra ayakkabıları çıkarılıp saklanabilir.)

karambolde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta sahte kurban taktiğidir. bu taktikte önce gerçek kurban belirlenir -a kişisi-. Sonra a kişisine gidilerek b kişisine karambol yapılacağı söylenir. kurban olmayacağından emin olan a kişisi hemen leyleye dahil olarak kurban olacağını düşündüğü kişiye doğru grupla beraber ilerlemeye başlar. sahte kurbanın gülümseyen gözlerinden neler döndüğünü anladığı anda ise artık herşey için çok geçtir. bir anda kendi içine kapanan leyley çemberi, kollarını güvenle yanındakilerin omuzlarına attığından kaçıp kurtulması neredeyse imkansız olan gerçek kurbanı kısa sürede etkisiz hale getirir ve karambol başlar.

karambole en çok orta irilikte öğrenciler kurban giderler. zira çok iri yarı birini zaptetmek zor olacaktır. çok ufak tefek biri ise karambolün istenmeyen bir şekilde sonuçlanmasına sebebiyet verebilir. bu nedenle kurban seçiminde dayanıklılık/ kontrol edilebilirlik eğrisinde bir optimuma ulaşılmaya çalışılır. ancak sürekli küçük olduğundan şikayet ederek karambolden muaf kalmaya çalışanlara hayatın acı gerçeklerini biraz olsun tattırmak için ufaklar, karambolün zorluk derecesini arttırmak amacıyla da büyükler zaman zaman karambole kurban edilebilir ve hatta edilmelidir. bu durumlarda karambolü kurbanın yaşamsal ve/veya kassal fonksiyonlarına göre özel bir şekilde planlamak gerekir. bu tip farklı kurban seçimleri sürekli aynı kişilerin karambol altında kalmasını engellemekle kalmaz kurban spekturumunu da mümkün olduğu kadar geniş tutar.

yatay karambol:
bu karambol dikey karambol'ün duvarda oynanan halidir diyebiliriz. fazla ön hazırlık gerektirmediğinden ve istendiğinde kolayca bozulabileceğinden kısa zamanda uygulamak açısından daha tercih edilebilir bir karamboldür. leyleyli ya da leyleysiz uygulanabilir. sürpriz bir yatay karambol gibisi yoktur. bunun için sınıfın -tercihen arka tarafında- iki duvarın birleştiği köşesine yakın durmakta olan bir kişi seçilir ve bir anda koşmaya ve bağırmaya başlanarak kişi duvara sıkıştırılır. normal bir erkek lise öğrencisinin karambol veya dalma kelimeleri için reaksiyon zamanı yaklaşık 10 milisaniye olduğundan bir anda herkes karambolün olduğu köşeye hücum eder. dikey karambole benzer bir şekilde amaç iyice hızlanarak son sürat karambole toslamak ve içerdekileri maksimum derecede ezmektir.

bu karambol çeşidinde kurbanın üzerine sürekli bir ağırlık binmediğinden süre açısından bir sınırlama yoktur. olayı güzelleştirmek ve zenginleştirmek açısından çevrede bulunan ve durumun vehametinin farkına varamamış kızlar sanki karambol kontrolden çıkmışcasına öbeğin içine katılabilir. bu durumda kızlara en yakın olan kişilerin sürekli olarak 'vallahi sıkıştım, arkadan itiyorlar' gibi cümlelerle kızları telkin etmesi iyi olacaktır.

karambol sırasında düzensizlikten kaynaklanan sebeplerle esas kurban karambolün içinden pırtlayıp kaçabilir. bu sebeple karambolü mümkün olduğu kadar iki duvarın birleştiği çizgiden dışarı doğru yayılan bir küre olarak genişletmek doğru olacaktır. olası bir pırtlama durumunda kurbandan bir sonraki kişi yeni kurban kabul edilerek oyuna devam edilir.

teke zortlatması

gece 4'te yatmışım. evet, dün bütün gün boyunca -hatta iki gündür- hiçbir iş yapmamış olabilirim. ve hatta gece bilmemkaçlarda yatıp günlerin yarısını fosur fosur uyuyarak geçirmiş olabilirim. ama pazarının pazartesi'sinden tek farkı 4 harf olan bir insan olarak haftasonu düzenimi haftanın ilk günü -ki benim için haftanın ilk günü çarşambadır- bozmaya hiç niyetim yoktu. ta ki saatin 8'inde odama hunharca girilene kadar. yakın çevremde annem olarak bilinen annem uykum konusunda her zamanki hassasiyeti göstererek bir hamlede odama girdi. sebep? o an çok ihtiyacı olan bir şeyi almak mı? kütüphanemden kitap seçmek mi? bana çok önemli bir şey sormak mı? hayır, hayır ve hayır. bu naçizane ziyaretin tek sebebi kirli olduğunu düşündüğü çamaşırları almak. ben beyin özürlü olduğum için onları kirliye atamıyorum çünkü. ya da sanki 2 saat sonra eve hanife gelmeyecek. o kadar önemli ve tam da o anda yapılması gereken bir iş ki.
bir de öyle kritik bir anda yaptı ki bu hareketi şu an delice uykum olmasına rağmen uyuyamıyorum. henüz ayılmamış olduğum için ders çalışamıyorum. günümü resmen başlatacak olduğu için kahvaltı edemiyorum. çok mutsuzum. bu en az hiçbir işim olmayan bir günün sabahında saat 8'de 'hadi kahvaltı hazır' denilerek sadece benim için -neden o saatte olduğu tam bir muamma olan- hazırlanmış sıradan bir kahvaltı kadar sinir bozucu. çok mutsuzum.

Pazartesi, Nisan 09, 2007

tek başına


Bu şehrin tadı bazen en iyi tek başına çıkıyor. İlkbaharda, gündüzleri ve güneşli günlerde. Kimseye odaklanmak zorunda kalmadan, üşümeden, ıslanmadan, terlemeden, sadece ve sadece şehre ve ona ait olanlara bakarak.

Ancak böylesine açıkken zihnin, fark edebiliyor ve anlayabiliyorsun olağandışılığını ağır ağır ilerlemesini annesinin omzunda uyuyan çocuğun, anlamsızlaştıkça vazgeçilemez oluşunu dükkanının önünü süpürmesinin ama aslında temizlememesinin yaşlı amcanın, kuşkucu umusamazlığını gömleğini pantolonunun içine sokarken etrafı kuşkulu bakışlarla süzen adamı ve zamanı parçalayışını yavaş yavaş azalan bira köpüğünün.

Ancak bu yalancı yabancılaşmayı yaşadığında şehrin dışına çıkabiliyor ve ona o aslında var olmayan noktadan bakabiliyorsun. Çünkü ne kadar kandırsan da kendini, ne kadar uzaklaşsan da, uzaklaştırsan da kendini, hala onun içindesin, hala ona aitsin ve hala aynı dili konuşuyorsun onunla. Anlamamazlıktan gelemiyorsun o yüzden de, o seninle konuştuğunda.

Çok fazla sürmüyor bu kopuş, sonra yine tanıdık bir şarkı, bildik bir yüz, alışıldık bir hareket tutup geri getiriyor seni. Kaçabiliyorsun ama saklanamıyorsun. Ne kendini ondan, ne onu kendinden koparıp atabiliyorsun. Köklerin çok derinlerde başın toprağın üzerinde olsa bile, gidemiyorsun başka şehirleri özlesen bile.

9.4.7.15.30.a.nevizade

Perşembe, Aralık 28, 2006

uzun bir gün

30 eylül 2006

pek dolu bir gün oldu bugün.
sabah:
schlachte'de -weser'in kenarındaki bir sürü kafenin vesairenin olduğu bölge- kaisenmarkt -bit pazarı-, bratwurst -ızgara sosüs- ardından krep ve kahve, uçan balon

öglen:
araba ile lillienthal. yapı yapma festivali ya da partisi. biri yeni bir ev yaptığında ya da evine yeni bir oda yeni bir bahçe vs. eklediğinde insanları evine çağırıp bunu kutluyor. yemek içki muhabbet. sonra yapıyı yapmış olan pos bıyıklı, koca göbekli alman amcalar bir şişe schnaps alıp çatıya çıkıyorlar, dikine dikilmiş bir kazığın üzerine geçirilmiş bir çelengin yanında yaklaşık 10 kıtalık 'allaam sen bu evi nazarlardan kazalardan belalardan koru' anafikirli bir şiir okuyup her kıtanın sonunda bir tek atıyorlar. şiir bitince de açılmamış ikinci şişeyi çottadanak kazığa vurup paramparça ediyorlar. yeni arabaya kurban kesmek gibi birşey. tek farkı yapımında hayvanlara zarar verilmiyor. yemekte et varsa orasını bilemeyeceğim.

akşam:
eve dönerken bakıyorum ki bizim dairenin ışıkları yanıyor, ve fakat hem julia hem de nadine yanımda, öyleyse evdekiler kim? bir giriyorum içeri etrafta balonlar, her yer süslenmiş. gecikmeli bir hoşgeldin partisi, çok şahane makarna salatası, bira, muhabbet. çok sürpriz oluyor hakkaten. pek bir seviniyorum

gece:
evde uzun uzun takıldıktan sonra dışarı çıkıyoruz. önce sielwall'a -viertel'in tam ortası- lagerhaus'a -oldukça büyük kültür merkezi bar cafe karışımı, ara sıra maç da izlemeye gittiğimiz bir yer- gidiyoruz. pek bir hareket yok. haydi hop diyip taaa modernes'e -20 dk. falan, tekrar geri neustadt'a yani- yürüyoruz. disco disco gecesiymiş. ne kadar diskomuz varsa döküyoruz 3,5-4'e kadar. yerde bira şişesinden geçilmiyor. kırılmış olanların ayaklarınızın altında kurabiye gibi ezilmesi, ya da kırılmamış olanlardan birinin üzerine basıp ayağınızı kırmanız işten bile değil. allah koruyor. eve dönüyoruz.
akşam

Cuma, Aralık 22, 2006

okur be

sevgili okur, sevgilim okur,
sen bu ve benzeri, sen işbu belgede yer alan satırları okuduğunda ben mercimeği fırına vermiş olacağım. şaka şaka. ne mercimeği lan. sen bu satırları şıftırttığında -kim soktu bu kelimeyi güzel türkçemize, beri gelsin çabuk- ben çok uzaklarda olmayacağım. büyük ihtimalle halen evde pineklemekte becks lucky mac üçgeninde dolanmakta olacağım. iyi güzel de, sen ne yapıyorsun orda onu anlamadım. bu güzel, bu küresel ısınmanın tavana vurduğu nacizane -nacizane mi naçizane mi?- cuma gününde evde ne yapıyorsun allaanı seversen? çıksana dışarı, atsana iki tek, hoplayıp zıplasana azıcık. oluyo mu bak? paran yoksa ben vereyim, sevgilin yoksa ben öpeyim. hadi bakayım sevgili okur. bak kızıyorum ama.

Perşembe, Aralık 21, 2006

cafe & bar celona

28 eylül 2006
12:20

cafe & bar celona'da kurs bitimi kahvesi. hangi sivri akıllı bu ismi bulmuş bilemiyorum. müthiş bir dehanın ürünü olsa gerek. Irish Mocca Cream içiyorum. Çift espresso, çikolata ve irlanda kreması şurubu, sıcak süt ve krema. Evet, oldukça tatlı bir kahve. 3,40 avro.

bu arada bugün evdeki son rafı da devirdim. herşey salondaki fişe eğilmemle başlamıştı. fişi taktıktan sonra gönül rahatlığı ile doğrulurken hemen üstümde durmakta olan 10 santim kalınlığında ve 60 santim uzunluğunda olan ikea rafına şöyle güzel bir omuz atmıştım. ilginç bir şekilde yaklaşık 1,5 metreden aşağı düşen bilimum ıvır zıvırdan hiçbiri kırılmamıştı. ve fakat raf mefta olmuştu, zira duvardaki vida delikleri folloş olmuştu bir kere.

bundan bir iki gün sonra julia'nın odasında durmakta olan aynı formattaki rafın üzerine -onun yaptığı gibi- ayakkabılarımı koymak istememle rafın 'ben çok yoruldum artık salıyorum kendimi' nidaları ile kendini koyvermesi bir oldu. ikinci rafın icabından da bu şekilde geldim. fakat raf laneti henüz bitmemişti.

bu sabah nadine beni kursa bırakabileceğini söyledi, giyindim hazırlandım. çıkmadan önce, halen yatakta mayışmakta olan julia'yı öpeyim dedim. yatak ikea'nın merdivenle çıkılan altı boş yarı ranza formatındaki yataklarından. o yatağın kenarına geldi, ben yukarı uzandım ve fakat ulaşamadık birbirimize. bir adımımı merdivene atıp bir elimi duvara bir elimi de raf olduğunu 5 saniye sonra anlayacağım bir tahta parçasına koyarak destek aldım. benim yukarı doğru uzanmamla rafın aşağı doğru uzanması bir oldu. ve işte 3. raf da bu şekilde mefta oldu.

ama sorun bende değil yani duvarlar bu raflar için fazla yumuşak, raflar da fazla kalın ve ağır. hepsi ikea'nın suçu. hiçbir rafa yaklaşmıyorum tabi artık.

almanca kursu ve rüya

26 eylül 2006
12:15

iğrenç sıkıcı almanca kursundayım. sene içinde verdikleri kursları satmak için 156. kez bizimle konuşuyorlar. neden burada olduğumu bile bilmiyorum. abitur yaptım dedim, bu kursu yapmam gerekiyor mu dedim. hayrola almancan mükemmel mi yoksa dediler. yok dedim ama dört günde ne öğrenicem ki dedim. yeni bir ülkeye gelmişin, dilini öğrenmek istemiyor musun dediler. dedim biliyorum ben bu ülkenin dilini. loop'a girdik kaldık öyle. sonuç olarak buradayım. sıkıntıdan patlamadığım zamanlarda fiil çekip cümle kuruyorum.

dün geceki rüyamın bir kısmında koronun konseri vardı. iki ses birbirine dönük oturuyor, ortada şef var. enteresan bir dizilim. konser başlamadan önce seyircinin -sağımızda- önünde prova yapıyoruz. biri konserle ilgili birşeyler söylüyor. baslardan biri öyleyse neden para almadık diyor. bunun üzerine konseri organize eden bayan -handan ya da ona benzer bir ismi var- kalkıp gidiyor. sonra bir sürü insan gidiyor. konser iptal oluyor gibi.

amadeus

22 eylül 2006
16:35

weserstadion'un -werder bremen'in maçlarını oynadığı weser kıyısındaki stadyum- yakınında amadeus adlı ekanda HSV (hamburg) - Werder maçını izliyoruz. Dün Lagerhaus'ta tanıştığım Stefan'dan Werder ve Alman futbolu hakkında bilgi alıyorum. Werder çok kötü oynuyor. Bir Calzone Tonno ısmarladık. Kocaman şişko bir pidenin içinde ton balığı, mantar, peynir vs., yanında da tam olarak ne olduğunu anlamadığımız pesto-guacamoli karışımı bir sos var. Tabi ki Becks içiyorum. Önce 'Kræusen' diye daha hafif bir bira içtim. Werder ikinci yarıda daha iyi. Yemeğe yumuluyorum.

Pazartesi, Aralık 18, 2006

neden kabuslardan son anda uyanırız?

21 eylül 2006
18:06

sigmund freud enstitisü'nden Dr. Heinrich Deserno'ya göre rüya gördüğümüz REM fazında aslında zaten neredeyse uyanıkmışız. sadece 'motor engel' -ya da ona benzer birşey- hareket etmemizi engelliyormuş. Kabusta kurtulmaya çalıştığımız şeyden kurtulmak için stress hormonları salgılıyormuşuz. Aha da bu hormonlar -tabi ki kabusun en korkunç yerinde- az önce bahsi geçen blokajı kaldırıyor ve uyanıp 'aman tanrım çok kötü bir rüya gördüm diyormuşuz. allah göstermesin.

überraschungsei

21 eylül 2006
21:45

istanbul'un belki de en güzel yanı her an sürprizlerle dolu olması, ve en kötü yanı da. buralarda her şeyin yeri, saati ve şekli belli. gel gel sigarası diye birşey yok mesela. tren gecikecek bile olsa, gösteriyor ışıklı ekran gururla, azıcık gecikecek diye. gösterme be ışıklı ekran, gösterme de meraklanalım, heyecanlanalım biraz. hem iyi hem kötü işte. neyse, ben tren olmadığında -şimdi tren olarak değil de tramvay, troleybüs gibi- eve yürüyerek kar ettiğim paraları becks'e yatıradurayım, kıçımın donacağı bir bilemedin iki ay sonrası için bir bisikletin gerekliliğinin bir kez daha farkına varıyorum. hoş, sarhoşken bisiklet kullanmak da yasak ya, kontrol eden yok.
istanbul'da kural yok, kontrol var, almanya'da kural var ama zaten herkes kurallara uyduğu için -ya da öyle olduğuna inanıldığı için- kontrol yok. olursa da kafandan bir şeyler sallayabilirsin. mesela sokağın ortasına edip polis gelince sanat yaptım diyebilirsin. dava bile edersin polisi zorlasan. ama zorlama.

Pazar, Aralık 17, 2006

drunken songs

Eisgekühlter Bombalonder
Bombalonder eisgekühlt
Und dazu
Ein belegtes Brot mit Schinken -chor 'Schinken!'
Ein belegtes Brot mit Ei -chor 'Ei!'
Das sind zwei belegte Bröte
Eins mit Schinken eins mit Ei
usw. usf.
die toten Hosen


almanya'nın zıbarık pantullar yöresinden, derin manalar içeren bir halk şarkısı. 3-5 biradan sonra anlaşılıyor ancak. o yüzden sadece sarhoşlar anlayabiliyor. sonsuza dek söylenebilecek bir loop yapısına sahip.

Pazartesi, Aralık 11, 2006

walle'nin yolları taştan

walle'den üniversite'ye giden uzun ve sıkıcı bir hat olan 28 numaralı otobüsün geçtiği yolları sizin için görüntüledik.

Salı, Aralık 05, 2006

stadionbad//werdersee

15 eylül 2006
eylül ayının ortası gelmiş, londra'dan bile daha kuzeyde olan bremen'de hava soğumamış. insanlar sokaklarda t-shirt'lerle dolaşmış. hatta iki kere yüzmeye gitmiş.
biri stadyum'un hemen yanındaki stadionbad'mış. kocaman bir yermiş burası iki tane büyük havuzundan biri normal havuzmuş, öbürü suyunu weser'den alan havuzmuş. içine hemen öyle cop diye atlamamak gerekmiş. sular çabuk ısınır çabuk soğurmuş.
stadionbad'ın içinde tramplenler, kaydıraklar varmış. 5 metreden atlamak cesaret istermiş, 1 metrelik tramplenden havalara yükselerekten atlamak eğlenceliymiş. yüzüp yüzüp yorulunca az ilerdeki büfeden pattiz kızartması alınabilirmiş, çok lezzetliymiş.

bir diğer yüzme mekanı werdersee imiş. bu weser'in bremen'i seller almasın sevilen yarları eller almasın diye kapatılan bir ucunda oluşmuş bulunan nehrimsi göl imiş. suyu güzelmiş. içinde ördekler yüzermiş. ördekler, suda ördek taklidi yapan insanları diğer ördeklerden ayırd edebiliyormuş. werdersee'nin kenarı çimenlikmiş, serilip yatılabiliyor, hack sack oynanabiliyor, top tepilebiliyormuş. londra'dan bile kuzeyde olan bremen'de eylül ortasında o kadar sıcakmış ki hava, 1 saatlik yürüme yolu çıplak ayak alınabiliyormuş.

mogwai

13 eylül 2006
modernes adlı pek güzel mekanda mogwai konseri vardı bugün. ama gitmedim. hava o kadar güzeldi ki kendimi mogwai'nin bunalmış ruhuna salmak gelmedi içimden. param da yoktu çok. kıyamadım 21 avroma. iyi mi ettim? kötü mü ettim? bilmiyorum. neyse. hava çok güzeldi. parkta oturup lost izledik.