| burg arco - 1495 |
alman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Mart 31, 2012
dürer
etiketler
albrecht dürer,
alman,
italya,
sanat,
sanat tarihi
Pazartesi, Temmuz 05, 2010
schweinsteiger
futbol enteresan.
schweinsteiger from avsar gurpinar on Vimeo.
language: enabling or preventing? liberating or enslaving?
schweinsteiger from avsar gurpinar on Vimeo.
language: enabling or preventing? liberating or enslaving?
etiketler
alman,
almanya,
bastian schweinsteiger,
dünya kupası,
futbol,
video
Perşembe, Ağustos 23, 2007
egzantrik alman ürünleri
az sonra bahsedeceklerimin hepsi alman icadı olmayabilir, ancak ben ilk kez almanya'da karşılaştım bunlarla. bi gün çok param olursa hepsini türkiye'ye ithal edip daha çok param olcak.
muzlu süt kamışı:
bildiğiniz kamış bu. ancak içi böyle muz aromalı küçük topçuklarla dolu ve üst ve alt kısmında bunların dökülmesini engelleyici delikli plastik parçalar var. bu kamışı normal sütün içine koyup hüpletince süt o topçukların içinden geçip ağzımıza muzlu süt olarak ulaşıyor. pek pratik.
içecek şurubu:
milk shake ya da starbucks'ın frappe bardaklarında benzeyen bir kutunun içinde şurup dolu poşetler var 3-4 farklı aromada -orman meyveleri, muz vs-. istediğimiz şurubu seçip bardağa boşaltıyoruz. üzerine çizgiye kadar su koyup karıştırınca meyveli gazoz gibi birşey oluyor. çok başarılı değil ama denemesi güzel.
dokunmatik trafik lambası:
kavşaklarda trafik lambalarının kenarına iliştirilmiş sensörler. karşıdan karşıya geçmek isteyince buna dokunuyoruz. bi süre sonra yayalara -ya da bisikletlere- yeşil yanıyor. ama bu zımbırtıya dokunmak ışığın yanmasını ne kadar çabuklaştırıyor, o çabuk yanan ışık sonra diğer ışıklara nasıl yetişiyor, sinyalizasyon sistemi nasıl altüst olmuyor. bunu bilemiyorum doğrusu.
kutuda kruvasan hamuru:
yaklaşık iki axe deodorant kutusu büyüklüğünde bir kutu. iki tarafından tutup ters yönlere çevirince puf diye açılıveriyor kartonunun bağlantı yerlerinden. içinden milföy hamuruna benzer üçgen parçalar çıkıyor. bunları -içine nutella ya da reçel koyarak- yuvarlayıp kenarlarını da hafiften içe bükerek o güzel kruvasan formuna sokuyoruz. sonra fırınlıyor, fırından çıkınca da sıcak sıcak yiyoruz. ağzımız yanıyor sıcak reçelden ama doyamıyoruz tadına.
yarı pişmiş ekmek:
dışardan bildiğimiz baget ekmeği gibi görünüyor. ama içinde bişeyler var. yağ-baharat, ya da yağ-sarımsak. tek parça halinde kalacak gibi dilimlenmiş. poşetinden çıkarıp fırında 15 dakika pişiriyoruz. dünyanın en güzel ekmeği oluyor. bunun bir de ufak içi hiçbir şeysiz olanları var. onlar da güzel çünkü direkt fırından yeni çıkmış ekmek gibi oluyor. gibisi fazla.
ofenkæse:
en güzeli en sonra sakladım. ince, tahta, silinidirik bir kutu içerisinde 10cm. çapında bir tekerlek -genelde camembert- peynir var. kutunun üzerini açıp, peyniri kabından çıkartıp kutu ile beraber fırına koyuyoruz. 10 dakika sonra üzerini x şeklinde kesip kenarları dışarı doğru katlıyoruz. böyle 5 dakika daha pişiyor. sadece üzerine tuz ve karabiber döküp ekmekle -tercihen az önce bahsettiğim baget ya da normal bagetle- girişiyoruz. ufak görünse de 3 kişi gayet doyuyor bir tanesiyle. dünya üzerinde daha güzel bir yemek var mı bilemiyorum.
muzlu süt kamışı:
bildiğiniz kamış bu. ancak içi böyle muz aromalı küçük topçuklarla dolu ve üst ve alt kısmında bunların dökülmesini engelleyici delikli plastik parçalar var. bu kamışı normal sütün içine koyup hüpletince süt o topçukların içinden geçip ağzımıza muzlu süt olarak ulaşıyor. pek pratik.
içecek şurubu:
milk shake ya da starbucks'ın frappe bardaklarında benzeyen bir kutunun içinde şurup dolu poşetler var 3-4 farklı aromada -orman meyveleri, muz vs-. istediğimiz şurubu seçip bardağa boşaltıyoruz. üzerine çizgiye kadar su koyup karıştırınca meyveli gazoz gibi birşey oluyor. çok başarılı değil ama denemesi güzel.
dokunmatik trafik lambası:
kavşaklarda trafik lambalarının kenarına iliştirilmiş sensörler. karşıdan karşıya geçmek isteyince buna dokunuyoruz. bi süre sonra yayalara -ya da bisikletlere- yeşil yanıyor. ama bu zımbırtıya dokunmak ışığın yanmasını ne kadar çabuklaştırıyor, o çabuk yanan ışık sonra diğer ışıklara nasıl yetişiyor, sinyalizasyon sistemi nasıl altüst olmuyor. bunu bilemiyorum doğrusu.
kutuda kruvasan hamuru:
yaklaşık iki axe deodorant kutusu büyüklüğünde bir kutu. iki tarafından tutup ters yönlere çevirince puf diye açılıveriyor kartonunun bağlantı yerlerinden. içinden milföy hamuruna benzer üçgen parçalar çıkıyor. bunları -içine nutella ya da reçel koyarak- yuvarlayıp kenarlarını da hafiften içe bükerek o güzel kruvasan formuna sokuyoruz. sonra fırınlıyor, fırından çıkınca da sıcak sıcak yiyoruz. ağzımız yanıyor sıcak reçelden ama doyamıyoruz tadına.
yarı pişmiş ekmek:
dışardan bildiğimiz baget ekmeği gibi görünüyor. ama içinde bişeyler var. yağ-baharat, ya da yağ-sarımsak. tek parça halinde kalacak gibi dilimlenmiş. poşetinden çıkarıp fırında 15 dakika pişiriyoruz. dünyanın en güzel ekmeği oluyor. bunun bir de ufak içi hiçbir şeysiz olanları var. onlar da güzel çünkü direkt fırından yeni çıkmış ekmek gibi oluyor. gibisi fazla.
ofenkæse:
en güzeli en sonra sakladım. ince, tahta, silinidirik bir kutu içerisinde 10cm. çapında bir tekerlek -genelde camembert- peynir var. kutunun üzerini açıp, peyniri kabından çıkartıp kutu ile beraber fırına koyuyoruz. 10 dakika sonra üzerini x şeklinde kesip kenarları dışarı doğru katlıyoruz. böyle 5 dakika daha pişiyor. sadece üzerine tuz ve karabiber döküp ekmekle -tercihen az önce bahsettiğim baget ya da normal bagetle- girişiyoruz. ufak görünse de 3 kişi gayet doyuyor bir tanesiyle. dünya üzerinde daha güzel bir yemek var mı bilemiyorum.
Çarşamba, Kasım 22, 2006
inşaat
Deli deliyi bilmem nerede bulurdu? hatırlayamadım şimdi, uzak ve saçma bir yer olsa gerek. neyse özlü sözün içeriği belli.
Tam de benim buradaki durumumu anlatmakta kendisi.
İstanbul malum inşaat şehri, büyük şehir belediyesi, aynı anda çok fazla yerde, yavaş, düzensiz, savrukça ve beceriksizce de olsa çalışıyor. sanırsın ki bremen'e gelince yollar bal dök yala, binalar pırıl pırıl, ne bir toz, ne bir inşaat aktivitesi. yok efenim. almanın ayağı öyle değil.
bu almanlar çalışmayı çalışmayı, yapılar yapmayı pek bir seviyolar. inşaat işçileri, kaldırım müyendisleri, şehir bölge plancıları böööle oturmuş, aman biri bize bir iş verse de yıkıp yıkıp yeniden yapsak, söküp söküp yeniden taksak diye bekleşiyorlar.
Bu bağlamda almanya'nın sürekli inşaat halinde olduğunu söyleyebiliriz. taa sekiz sene önce berlin'e geldiğimizde potsdamer platz yeniden yapılıyordu, geçen yaz geldiğimde dünya kupası için varolan tren istasyonunu tren garı -hauptbahnhof- haline getirmeye çalışıyorlardı.
Bu seferki gelişimde dedim artık tamam rahatlarım biraz, bremen ufak şehir, eski hem, çok orasını burasını kurcalamazlar, istanbul'daki gümbürtüden uzak kalır rahatlarım biraz. ama hayır. daha geldiğimin ikinci haftası aşağıda sokak çalışması başladı. Alman alman amcalar, türk standartlarına göre olağanüstü kabul edilebilecek güzellikteki asfaltı, arnavut kaldırımlarını söküp yerine yeniden asfalt döküp, tekrar taş döşemeye başladılar. Bununla kaldı mı peki? Hayır.
Perşembe ve Cuma günleri gittiğim okulumun -iki farklı okula gidiyorum, anlatırım bir ara- ulaşım aracı olan 6 numerolu tramvayın bana ulaşmadan önceki durağı olan Theather am Leibnitzplatz'da da büyük ve hummalı bir çalışma sürmekte, aynı yolun devamındaki BSAG-Zentrum durağındaki yola dehşetengiz bir köprü yapılıyor, bu yüzden zaman zaman 6 bizi şaşırtarak BSAG-Zentrum'un -bütün tramvayların falan toplandığı kocaman bir garaj- içine girerek sabah sabah garaj gezisi yaptırıyor bize. Bununla kalıyor mu peki? Hayır.
Bizim evin arka tarafından bisikletle diğer okuluma gittiğim yol üzerinde adını tam olarak bilmediğim ama Lloydstraße olması kuvvetle ihtimal olan bölgede de diğerlerini aratmayan bir yol, tramvay, bina, elektrik vs. çalışması var. Allahtan Almanlar kesinlikle ve kesinlikle bize benzemiyorlar. Burada inşaat alanı dediğin şey sadece inşaat alanını işgal ediyor. Bizim parklardaki kum havuzlarından daha kirli değil, bütün yollar ayrılmış, bisiklet -gidiş ve geliş-, yaya yolları belirlenmiş, çukurların etrafları güzelcene çevrilmiş ve bütün olası önlemler alınmış. Yine de inşaat alanı görmekten gına gelmiş bünyeme yetmiyor bunlar bile.
En azından diyorsunuz, eve geldiğinde, koltuğa oturup ayaklarını uzattığında, dışarı baktığında karşıda güzel evleri, ağaçları ya da gökyüzünü görüyorsun. Hayır, hayır, hayır. İnşaat laneti bırakmıyor yakamı. Yaklaşık bir hafta önce girişteki kış bahçesini yıkıp yeniden yapmaya başladılar. Diyorum işte rahatsızlar diye, ne yıkıyosun kardeşim mis gibi kış bahçesi. Hadi neyse bizim pencereden görünmüyor, takılsınlar aşağıda kendi hallerinde diye düşünmemin üzerinden iki gün geçmeden bir de ne göreyim? Sabah uyanıyorum, balkonda bir kadın. Ve bu kadın kesinlikle Julia değil. Ne yapıyorsun bacım sen balkonda? -yo, sista whaddafak are ye doin in da balconi?- Boya yapıyormuş hasbam. Hay allah iyiliğini vermesin e mi? Bütün binayı boyuyormuş meğer 'Reinhart und Hey' -yine de hey hey- adındaki taşeron şirket. Hemen ertesi gün ön tarafa kuruldu iskeleler, ev halkı olarak alabanda oluverdik. Salona geliyosun camda adamlar, odana gidiyorsun balkonda kadınlar, evde bir bayram havası, evde bir boya kokusu. Utanmadan bir de 'Pardon camları açabilir misiniz? Evet hepsini, evet mutfaktakini de, evet balkondakini de...' diyorlar. Benim 6 yaşımdan beri götüm donuyor ulan, hava sıcaklığı tek haneli rakamlara inmiş, yapılır mı bu bana? He? Hey Reinhart Heyyyy! Dalga geçme de bitirip bir an önce, iskeleni de al git burdan. Benim bildiğim 3 katlı bir evin boyanması 3 günü geçmez. Zaten bir ön bir arka, yan cephelerden kardasın Reinhart, dellendirme adamı. Bir aşağı inip çıkmalar, bir iskelede oturup sigara içmeler, bir 'kkkkkaaapppaaatttaabilillibilibrmiyiz ccccaaaamları' deyince, 'hmm bilmem ki, çok istiyosanız kapatın, zaten yarın yeniden boyayacağız' diye trip atmalar. Burama kadar geldi artık Reinhart, anlıyor musun beni, inşaat, boya, iskele, moloz görmek istemiyorum artık. Çok doluyum Reinhart üstüme gelme. İkinci katı da çektiysen git ben heyheylenmeden.
Tam de benim buradaki durumumu anlatmakta kendisi.
İstanbul malum inşaat şehri, büyük şehir belediyesi, aynı anda çok fazla yerde, yavaş, düzensiz, savrukça ve beceriksizce de olsa çalışıyor. sanırsın ki bremen'e gelince yollar bal dök yala, binalar pırıl pırıl, ne bir toz, ne bir inşaat aktivitesi. yok efenim. almanın ayağı öyle değil.
bu almanlar çalışmayı çalışmayı, yapılar yapmayı pek bir seviyolar. inşaat işçileri, kaldırım müyendisleri, şehir bölge plancıları böööle oturmuş, aman biri bize bir iş verse de yıkıp yıkıp yeniden yapsak, söküp söküp yeniden taksak diye bekleşiyorlar.
Bu bağlamda almanya'nın sürekli inşaat halinde olduğunu söyleyebiliriz. taa sekiz sene önce berlin'e geldiğimizde potsdamer platz yeniden yapılıyordu, geçen yaz geldiğimde dünya kupası için varolan tren istasyonunu tren garı -hauptbahnhof- haline getirmeye çalışıyorlardı.
Bu seferki gelişimde dedim artık tamam rahatlarım biraz, bremen ufak şehir, eski hem, çok orasını burasını kurcalamazlar, istanbul'daki gümbürtüden uzak kalır rahatlarım biraz. ama hayır. daha geldiğimin ikinci haftası aşağıda sokak çalışması başladı. Alman alman amcalar, türk standartlarına göre olağanüstü kabul edilebilecek güzellikteki asfaltı, arnavut kaldırımlarını söküp yerine yeniden asfalt döküp, tekrar taş döşemeye başladılar. Bununla kaldı mı peki? Hayır.
Perşembe ve Cuma günleri gittiğim okulumun -iki farklı okula gidiyorum, anlatırım bir ara- ulaşım aracı olan 6 numerolu tramvayın bana ulaşmadan önceki durağı olan Theather am Leibnitzplatz'da da büyük ve hummalı bir çalışma sürmekte, aynı yolun devamındaki BSAG-Zentrum durağındaki yola dehşetengiz bir köprü yapılıyor, bu yüzden zaman zaman 6 bizi şaşırtarak BSAG-Zentrum'un -bütün tramvayların falan toplandığı kocaman bir garaj- içine girerek sabah sabah garaj gezisi yaptırıyor bize. Bununla kalıyor mu peki? Hayır.
Bizim evin arka tarafından bisikletle diğer okuluma gittiğim yol üzerinde adını tam olarak bilmediğim ama Lloydstraße olması kuvvetle ihtimal olan bölgede de diğerlerini aratmayan bir yol, tramvay, bina, elektrik vs. çalışması var. Allahtan Almanlar kesinlikle ve kesinlikle bize benzemiyorlar. Burada inşaat alanı dediğin şey sadece inşaat alanını işgal ediyor. Bizim parklardaki kum havuzlarından daha kirli değil, bütün yollar ayrılmış, bisiklet -gidiş ve geliş-, yaya yolları belirlenmiş, çukurların etrafları güzelcene çevrilmiş ve bütün olası önlemler alınmış. Yine de inşaat alanı görmekten gına gelmiş bünyeme yetmiyor bunlar bile.
En azından diyorsunuz, eve geldiğinde, koltuğa oturup ayaklarını uzattığında, dışarı baktığında karşıda güzel evleri, ağaçları ya da gökyüzünü görüyorsun. Hayır, hayır, hayır. İnşaat laneti bırakmıyor yakamı. Yaklaşık bir hafta önce girişteki kış bahçesini yıkıp yeniden yapmaya başladılar. Diyorum işte rahatsızlar diye, ne yıkıyosun kardeşim mis gibi kış bahçesi. Hadi neyse bizim pencereden görünmüyor, takılsınlar aşağıda kendi hallerinde diye düşünmemin üzerinden iki gün geçmeden bir de ne göreyim? Sabah uyanıyorum, balkonda bir kadın. Ve bu kadın kesinlikle Julia değil. Ne yapıyorsun bacım sen balkonda? -yo, sista whaddafak are ye doin in da balconi?- Boya yapıyormuş hasbam. Hay allah iyiliğini vermesin e mi? Bütün binayı boyuyormuş meğer 'Reinhart und Hey' -yine de hey hey- adındaki taşeron şirket. Hemen ertesi gün ön tarafa kuruldu iskeleler, ev halkı olarak alabanda oluverdik. Salona geliyosun camda adamlar, odana gidiyorsun balkonda kadınlar, evde bir bayram havası, evde bir boya kokusu. Utanmadan bir de 'Pardon camları açabilir misiniz? Evet hepsini, evet mutfaktakini de, evet balkondakini de...' diyorlar. Benim 6 yaşımdan beri götüm donuyor ulan, hava sıcaklığı tek haneli rakamlara inmiş, yapılır mı bu bana? He? Hey Reinhart Heyyyy! Dalga geçme de bitirip bir an önce, iskeleni de al git burdan. Benim bildiğim 3 katlı bir evin boyanması 3 günü geçmez. Zaten bir ön bir arka, yan cephelerden kardasın Reinhart, dellendirme adamı. Bir aşağı inip çıkmalar, bir iskelede oturup sigara içmeler, bir 'kkkkkaaapppaaatttaabilillibilibrmiyiz ccccaaaamları' deyince, 'hmm bilmem ki, çok istiyosanız kapatın, zaten yarın yeniden boyayacağız' diye trip atmalar. Burama kadar geldi artık Reinhart, anlıyor musun beni, inşaat, boya, iskele, moloz görmek istemiyorum artık. Çok doluyum Reinhart üstüme gelme. İkinci katı da çektiysen git ben heyheylenmeden.
Cumartesi, Kasım 18, 2006
tuna nehri akmam diyor
9 eylül 2006
21:00
donaustraße'nin 100. yılı imiş bugün. Bütün sokak kapatılmış, yola masalar yerleştirilmiş, sahneler kurulmuş. Sosis, bira, müzik vs. gayet hoş. Bütün bunlar yapılmış da tuna caddesi dediysem yanlış anlaşılmasın, bir ucundan bir ucuna yürümesi ortalama bir haluk levent hızı ile 3 dakika sürmez. Bize çok ters tabi bu tip bir organizasyon, Erciyes sokağın 12. ya da Meşrutiyet caddesinin 300. yılını kutla bakalım sıkıyorsa. Blues çalan bir grup bile var, sokakta oyuncaklar, hemen hemen bütün evler masmavi süslenmiş. Ye, iç, gül eğlen. Emeği geçenleri tebrik ediyor ve Almanların organizasyon yeteneğine 10 üzerinden 9,5 veriyoruz ki şımarmasınlar.
21:00
donaustraße'nin 100. yılı imiş bugün. Bütün sokak kapatılmış, yola masalar yerleştirilmiş, sahneler kurulmuş. Sosis, bira, müzik vs. gayet hoş. Bütün bunlar yapılmış da tuna caddesi dediysem yanlış anlaşılmasın, bir ucundan bir ucuna yürümesi ortalama bir haluk levent hızı ile 3 dakika sürmez. Bize çok ters tabi bu tip bir organizasyon, Erciyes sokağın 12. ya da Meşrutiyet caddesinin 300. yılını kutla bakalım sıkıyorsa. Blues çalan bir grup bile var, sokakta oyuncaklar, hemen hemen bütün evler masmavi süslenmiş. Ye, iç, gül eğlen. Emeği geçenleri tebrik ediyor ve Almanların organizasyon yeteneğine 10 üzerinden 9,5 veriyoruz ki şımarmasınlar.

Kaydol:
Yorumlar (Atom)