ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Nisan 22, 2010

legodan ev yapak




ecomat adlı bu şaharikülade malzeme ile sıvasız mıvasız ev yapmak mümkün. ses ve ısı izolasyonu da pek gözel. istanbul'daki bütün evler legodan olsa ne güzel olmaz mıydı? bence olurdu.
içinin mobilyalarını falan da legodan yaparız. evin sağında solunda lego adamlar dolaşır. daha böyle gider bu.


Cumartesi, Mayıs 02, 2009

döngü döngü döng

my brute çılgınlığı

sıkıntı insanın içine çöktü mü bir kere, çıkmak bilmiyor. şu son 3-4 gün içerisinde kaç kere mailime gelmemiş olan maillere baktım, kaç kere facebook'a girdim kaç kere facebook'tan çıktım. kaç kere my brute sayfalarımı yeniledim, kaç kere chain rxn oynadım ben bile şaşırdım. artık yapacak bir şey de kalmadı. mail falan geldiği yok. facebook'ta yeni bir şey olmuyor. my brute'da bütün savaş haklarımı doldurdum. chain rxn'de arkadaşlarım arasında birinci sıraya yerleştim. en iyisi yatıp uyuyayım bari.

böyle toplar var patlıyolar


Cuma, Mayıs 01, 2009

batikon

bundan 5 gün önce 7-8 gündür hasta olduğumu öğrendim.

sabancı'da bitmek bilmeyen sınav kağıtlarını okurken, yemeğe gitmek için ayağa kaltığım sırada sırtıma saplanan bıçak ile başladı herşey. montumu giyerken çıkardığım "öoooahh" sesiyle irkilen henry'ye "yok bişi kramp girdi" diyerek odadan çıktım. garip bir ağrıydı bu. kapıyı iterken bir şey yoktu ama cep telefonuyla konuşurken olmadık anlarda birden saplanıveriyordu. 2,5 kiloluk tepsiyi taşıyabiliyordum ama montumu özürlü gibi çıkartabiliyordum ancak.

iğrenç yemeğimi hızla ve yarım yamalak bitirerek sağlık merkezine gittim. doktorun kapısından içeri girerken şöyle güzel bir kas gevşeticiyle mis gibi olurum düşüncesi vardı kafamda. doktora ağrımı taraflı bir şekilde anlatıp "herhalde kas ağrısı" diyerek naçizane teşhisimi belirttim. kendisi bana önce başımın ağrıyıp ağrımadığını sordu. sonrasınra hepsine hayır cevabını verdiğim öksürük/ ateş/ akıntı/ bulantı/ halsizlik var mı? soruları geldi. bir boğazınıza bakayım dedi doktor. bak dedim, ama ben iyiyim. sırtım, ağrı, saplanma? tahta çubukların midemi bulandırdığından habersiz olan doktor, magnum çubuğundan hallice olan çubukla sadece 1 saniye baktı boğazıma. oo sizin boğazınız çok kötü. hadi ya? ama iyiyim ben. bir de sırtınızı dinleyelim. hoppalaaa. sırtıma da sadece 1-2 steteskop dokunuşu ve sonuç:
ooo ciğerleriniz de çok fena, ciğerlerinize inmiş. 7-8 günlük bir hastalık bu. yani evet 2 hafta önce faranjit olmuştum ama geçti ki o bitti ki. yok yok fena bu.
kas gevşetici hayalleriyle oturduğum koltuktan ogmentin, minoset ve NAC ile kalktım. bir de iğne yazıyorum dedi ağrı için. novaljin artı avid.

novaljin ne menem bir iğnedir bilir misiniz dostlar? iğne yapıldığını bilmeseniz g*tünüzden kan alınıyor sanabilirsiniz. ben de nefesimi serbest bırakıp kendimi tamamen rahatlatmama rağmen kendimden beklemediğim sesler çıkardım avuçiçi kadar sağlık merkezinde.
ağrım haricinde gayet sağlıklı girdiğim merkezden topallayarak ve narkoz yemişcesine mayhoş çıktım.

5 gündür hem evdeyim, hem de çok sıcak ve çok soğuk şeyler yasak. böyle anlarda fark ediyor hayattaki pek çok güzel şeyin ya çok sıcak ya da çok soğuk olduğunu. son 1 haftadır yaptığım en heyecan verici şey dün yediğim rokokoydu. ve bu 5 gün daha böyle devam edecek. sağlık hakkaten herşeyin başıymış meğer.

Pazartesi, Şubat 09, 2009

muğlak ev yemekleri serisi no:2

bilmemne usulü makarna ve inegöl köfte:
kettle'da kaynattığımız bir litre kadar suyu, bu miktar bir suyu içine aldıktan sonra üzerinde biraz da yer kalacak kadar büyüklükte bir tencereye koyup, üzerine biraz yağ ve tuz ilave ediyoruz. bu besin dolu sıvının içerisine yemeğimizin asıl besin maddesi olan makarnaları (çapraz kesilmiş bambu saplarına benzeyen cinslerden, sanırım fusuli deniyor), makarnanın en üst seviyesi ile suyun yüzeyi arasında bir parmak kadar bir mesafe kalacak şekilde ekliyoruz. sudaki kırılmalardan falan dolayı bir parmaklık mesafeyi ayarlamayı beceremiyoruz ama olsun.
yukarıda bahsi geçen tencereyi -ve dolayısıyla içerisindeki karışımı- baya bir harlı ateşte pişirmeye başlıyoruz. amacımız makarnalar iğrenç derecede yumuşamadan tencerenin içindeki suyun önemli bir kısmını buharlaştırmak. kaynama esnasında suyun içerisine bir adet kafam kadar (bkz. kendi kafanız) sarımsak, çeşitli baharatlar ve 2 adet plastik ördek atıyoruz.
bu sırada daha önceden buzluktan çıkartıp buzlarını çözdürdüğümüz, kulak memesi kıvamına gelmiş inegöl köfteleri ızgara fırınımıza (bkz. muğlak ev yemekleri serisi no:1) diziyoruz. biraz daha iyi pişmeleri açısından bir adet çatalı yere paralel hale getirerek köftelerin üzerine bastırmak suretiyle köfteleri inceltiyoruz ve ızgara fırının kapağını kapatarak onları pişmeye bırakıyoruz.
köftelerimiz pişerken, kaynamakta olan makarnamıza baktığımızda, suyun büyük bir kısmının kendini çektiğini, kalan suyun sarımsak, baharatlar ve makarnanın tamamen kabuğunga olan ve artık kendini bayağı bir salmış olan vitamini ile zenginleştiğini, viskozitesi daha yüksek, bulanık ve çekici bir hal aldığını görüyoruz. su seviyesinin "hmm, evet, oldu sanki." seviyesine inmesiyle beraber tencerenin altını kapatıyor, makarnamızı bir kepçe yardımıyla, direk suyuyla muyuyla beraber çukurca bir tabağa alıyor, üzerine biraz beyaz peynir ufalıyor ve artık büyük bir ihtimalle pişmiş olan köftelerimizi de ayrı bir tabağa (tuz, kırmızı biber, kekik falan ekleyelim) koyarak afiyetle yiyoruz.

Pazartesi, Şubat 02, 2009

muğlak ev yemekleri serisi no:1

kaçkar pilav harçlı pilav:
bir bardak kadar bildiğimiz pirinci ılık suda bekletirken azıcık zeytinyağında yarım çay bardağı -1 de olur çok seviyorsak- arpa şehriyeyi kavuruyoruz. onlar hafif esmerleşmeye başladığında yarım paket kaçkar pilav harcı ve pirinci ilave edip azıcık daha kavuruyoruz. hah tamam dediğimizde iki bardağa yakın su ve yarım kesme şeker koyup kapağını kapatıp kısık ateşte pişmeye bırakıyoruz.

soslu ızgara fırında tavuk: tercihen kanat formundaki tavukları zeytinyağı, tuz, karabiber, kırmızı biber, sarımsak ve kekik karışımında iyice bir mıncıklıyoruz. bunu pilavın pişmesine yakın tercihen eski tip kapaklı ızgaramsı zımbırtının içerisinde pişireceğiz. ızgaranın altına alüminyum folyo serersek sonradan yağ temizleme derdi olmaz. piştikten sonra banıp yemek için bal hardal karışımı hazırlıyoruz. balı baştan az koyalım hardalla karıştırırken bir yandan tadıp, istediğimiz kıvamda ve tatta olmasını sağlayalım.

kırmızı soğanlı yeşil salata: kıvırcık salatayı iyice yıkadıktan sonra elimizle dürüp parça pinçik etmek suretiyle tasın içerisine doğruyoruz. ardından kırmızı soğanı ikiye bölünmüşünün üzerinden bir tur doğradıktan sonra elimizle bir süre mıncıklamak suretiyle azıcık öldürüyoruz. bunları kıvırcıkların üzerine ekledikten sonra keyfe göre zeytinyağı, limon, tuz, karabiber, kekik ve nane ilave ediyoruz.

o sırada büyük ihtimalle pişmiş olan pilavın altını kapatıp dinlenmeye bırakıyoruz. hepsi tamam olunca afiyetle yiyioruz. oley.

Pazartesi, Mart 31, 2008

evli evine

şimdi günümüzün faydacı, anaparacı, sömürücü iş sisteminde eve iş getirmekte hiçbir beis görülmüyor değil mi canıtın? evet abi. kime sorsam ya elin mahkum, evde de çalışıcan biraz, bazen. hatta tatil günlerinde bile çalışmaya kimse pek o kadar çılgınca itiraz eder görünmüyor. iş bulmak zor, para kazanmak zahmetli. işçi de işveren de farkında ki herhalde bunun kimse gıkını çıkarmıyor, çıkaramıyor.

peki madem öyle, madem eve iş getirmek engellenemez bir olgu, o zaman neden eve iş götürmüyoruz? mesela ben geçen hafta bir yığın sınav kağıdı okumak zorunda kaldığım için tırnaklarımı kesemedim, çıkarıyorum dersin ortasında tırnak makasını ve tırnaklarımı kesmeye başlıyorum. ne yapayım? ya da eve iş götürdüğü için uyuyamayan çağatay, öğlen 11 gibi pijamalarını çıkartıp bir koltukta 1 saat kadar kestiriyor. diğer tarafta ipek cumartesi çalışmak zorunda kaldığı için bitiremediği ütüleri işe getirmiş kocasının beyaz donlarını ütülüyor.

her ayın 2. pazartesisi kutlanan işe eve getirme gününde işyerlerinde domestik, bayramvari ve müşkülpesent bir hava esiyor.