| burg arco - 1495 |
Cumartesi, Mart 31, 2012
dürer
Perşembe, Aralık 08, 2011
kamusal alanda sanat
|
Salı, Kasım 01, 2011
ulan manet!
![]()
Halil Paşa diyor ki:
“hiçbir fikrim yoktur ve bir ümidim de yoktur.”
modern sanat hakkında söyledikleri:
“ben Paris’te iken Manet isimli bir ressam empresyonist resimler yapardı. Çizgisi zayıf olduğundan herşeyi renk ile göstermeye çalışırdı. Daha sonra bu tarz resimler büsbütün mübağalı bir şekil aldı. Adeta bütün Paris’te moda oldu. Paris’te bir sergide mavi domuz sürülerini gösteren bir resim gördüm ki köylüler bile buna gülüyorlardı. Fransa’da eskiden çok kuvvetli ressamlar vardı. Fakat on beş sene evvel Paris’e gidişimde resmin berbat bir hale geldiğini, zayıf boyalar, çizgisiz renkler ve zayıf desenler gördüm. Bunlar hep Manet’nin tesiri ile olmuştur. Bundan çok müteesir oldum. Mamafih şimdi Fransa’da tekrar yeni klasik üstadlar yetişmeye başladı. Ne ise, çok şükür” diyerek empresyonist sanatçılar hakkında düşündüklerini belirtmiştir.
Asker Ressamlar Kataloğu (Askeri Müze, Military Museum, Harbiye İstanbul, Türkiye, İlkay Karatepe, İstanbul, 2001 (ISBN:975-409-176-5)
|
Salı, Eylül 13, 2011
public art
Pazartesi, Şubat 21, 2011
köprüden geçti gelin
Perşembe, Temmuz 22, 2010
call dream
ortaköy'den başlayıp beşiktaş'a kadar gidiyor. önce tek bir yerde yapılmış sandım, ama birkaç kilometre boyunca aralıklarla boyanmış taşlar. az buz iş değil. öyle gece, gizli gizli yapılmış bir etkinlik gibi de durmuyor ama kim, ne zaman, nasıl yaptıysa ellerine sağlık, pek hoş olmuş.
Çarşamba, Haziran 02, 2010
Salı, Mart 30, 2010
öğrenci kafası ep.2
what paul cezanne tried to point out was in Paris, there were solitude among people which live in Paris. He tried to show the apples in the basket, people who are together and other apples as people who are lonely. Paul Cezanne sees Paris itself as a tray for apple.
Pazar, Mart 07, 2010
a/b
Selçuk ARTUT - A/B Exhibition from selcukartut on Vimeo.
Sergiden kısa bir video. fütüristika'daki röportajdan.
Cuma, Şubat 26, 2010
iki yeni blog
Cuma, Ekim 30, 2009
audiocloud

"A project of Audiochmura (Audiocloud) was inspired by the concept of Audioarchitektura (Sonicarchitecture) – brainchild of artist Piotr Adamski and mode:lina. It is a sonic installation using corrugated pipes as amplifiers emitting sounds gathered around its actual position. The shape of a cloud relates to something ephemeral, almost non-existent and likely to move."
Cuma, Ekim 16, 2009
Mahşerin 12 Şarkısı
Douglas Adams, Kutsal Dedektiflik Bürosu, 1987
Zerre’yi dinlemeye ilk başladığımda “Karanlık” diye düşündüm. Ve kesinlikle öfkeli. Şarkılar bağırıp çağırıyor, acı çekiyor, gücünü son damlasına kadar harcıyordu. Bazen bir süreliğine durulup, sakinleşip, ardından öncekinden daha da şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Sonra bir anda Rodin’in başyapıtı “Cehennemin Kapısı” canlandı kafamda. Müziğin mi imgeyi, imgenin mi müziği güçlendirdiği belli olmasa da, birkaç dinleyiş sonunda Rodin’in karmaşık ve karanlık Cehennem’i ile Replikas’ın vahşi ve öfkeli Zerre’si bir daha ayrılmamak üzere birleşti. Eğer elimizde Douglas Adams'ın doğadaki her tür biçimi ve hareketi notalara çevirebilen Reason’ı gibi bir bilgisayar programı olsaydı orada Cehennemin Kapıları'nın müzikal karşılığı Zerre olurdu. Yani mahşerin bu 12 şarkısı aslında “Cehennemin Kapısı’nı” anlatıyordu.
Rodin, Cehennemin Kapısı’nı betimlerken insanın bitmek bilmeyen arzularını, eksiklik ve zayıflıklarını masif bir bütünlük içerisinde gösterir. Kapının üzerindeki her bir heykel, hem başlı başına ayrı bir hikâye anlatır, hem de kapının bütünlüğü içerisinde tamamlayıcı bir anlam taşır. Aşıklar, aldatanlar, açlar, acı çekenler, balçıktan ya da bir tür karanlık maddeden oluşan o perdenin içine girip çıkar, bir an için görünür olup tekrar kaybolur. Bütün bu figürler, kapının üzerinde duran Düşünen Adam’ın düşüncesinde şekillenen cehenneme gitmekle gitmemek, yani ölmekle ölmemek arasında cebelleşirler. Her yönden belirip her yöne kaybolan insanların karmaşası, kontrolsüz ve sonsuz bir hareket içerisinde kendini yeniler. Rodin'in ince bir bilinçle oluşturduğu bu derece karmaşık bir yapıdaki bütün hikayeler ve detaylar, insanı bilinçli bir farkındalıktan çok, çoğu zaman tanımlanamayan bilinçüstü bir düzeyde etkiler. Zerre'de de aynı karmaşık ve çok katmanlı yapı, dinleyiciyi benzer bir düzeyde içine alıyor ve tanımlanması zor bir şekilde etkiliyor.
Bir sanatçının ya da grubun her eseri aslında tek ve bağımsız olsa da, onu önceki örnekleriyle karşılaştırmadan değerlendirmek oldukça zor. Ancak yüzeysel veya şekilsel bir karşılaştırma da beraberinde eserin asıl içeriğinin gözden kaçmasına sebep olabilir. Bu yüzden öncekileri kendimize sabit bir nokta olarak alarak yenilere bakmak ve bu bağlamda Avaz’ı ve/veya daha önceki albümleri temel almak daha mantıklı ve anlamlı olacaktır.
Üç buçuk sene öncesinin Replikas’ının son albümü gecenin verdiği rahatsızlık ile başlıyordu. Sesten ve karmaşadan değil, sessizlik ve sakinlikten gelen bir rahatsızlık idi bu. O şarkıda kısaca da olsa sözlerle ifade edilen rahatsızlık, Bu Sıkıntı’da sadece müzik ile anlatılıyor. Bu parça, albümün kavramsal bir uvertürü gibi. Nasıl bir eser dinlemek üzere olduğumuzu diğer şarkılara sessel değil, kavramsal referanslar vererek anlatıyor. Şarkının başında çalgılar alarm veriyor. Albümün koyu, karanlık, kirli ve gürültülü olduğunu, sentetik seslerle bezendiğini, çoğu zaman tekrara dayanan tekdüze sesler üzerine kurulduğunu, dalgalanıp durulacağını ve çağlayıp coşacağını haber veriyor.

Cehennemin Kapısı üzerindeki heykellere tek tek bakıldığında birçok farklı hikâyeye rastlanır. Yasak bir aşkı anlatan Paolo ve Francesca, kaçan aşk (Fugit Amor), açlıktan çocuklarını yemek zorunda kalan Ugolino ve düşen adam (Falling Man) bir yandan son derece dramatik diğer yandan da çok sade ve insancıl hikâyeler anlatır. Zerre’de de Rodin’in heykellerinde olduğu gibi, her şarkı ayrı bir hikâye anlatıyor ama aynı zamanda albümün bütünlüğü içerisinde tamamlayıcı bir anlam taşıyor. İfade ediliş şiddetleri farklı olsa da albüme hâkim derin melankoli içerisinde her iki şarkıdan birinde kin, kan, ölüm, kâbus ve zehir gibi kelimeler çalınıyor kulağa. Ancak, belki de bu kelimelerin ilk çağrıştıracağı duygu olan nefretten eser yok. Replikas’ın sıkıntı ile açtığı kapılar, hayatın geçiciliği -uçuculuğu-, imkânsız –belki de var olmayan- aşklar, korkular, aldanışlar ile devam ediyor. Anlamları birçok farklı yöne çekilebilecek sözler her zamankinden daha saf ve sade. Dadaruhi’de sessel özellikleri ile öne çıkan sözler (gel-gir-bil-dön, de-rü-müş-be-çe-nim), Avaz’da daha net imgeler canlandırmak için kullanılmıştı. “Sessiz bir gece”, “Tam on beş metre boyum” ya da “çevremde cinler gibi güneş” derken hayalgücünü çok belirgin, beyinde gerçeküstü resimler yaratan noktalara çekiyordu Replikas. Zerre’de ise sesler hem “sesler”, hem de evrensel hikâyeler anlatmaktalar. "Kan ile can, baştan bir olmuş", "ölünmez-görülmez-bilinmez-gömülmez", "sonlar an içinde, anlar kan renginde". Bu anlamda sözlerin kullanılışı Zerre'de hem Dadaruhi’den hem de Avaz'dan farklılık gösteriyor. Kelimeler; kısa, kafiyeli ve ilham verici bir muğlâklık içerisinde birleştirilmiş. Sesleniş, genelde birinci tekilden orada olmayan bir ikinci tekile yapılıyor. “Bugün varım, yarın yokum, bilmeyenler olabilir” gibi. Ancak seslenen kendini geri kalanlardan yukarıda, herşeyi bilen ve herşeyin farkında olan bir noktaya konumlandırmıyor. Her şarkı bir bilmece, adı kon(ul)amayan bir nesnenin, duygunun ya da insanın etrafında çemberler çiziyor. Bütün bu hikâyeleri bir arada tutan, Cehennemin Kapısı’ndaki karanlık maddeyle aynı görevi gören etken ise müzik. Duygular, düşünceler ve bunların ifade ediliş şekilleri değişirken, müzik arka planda bütün bunları bir arada tutan bir harç gibi. Sözler altından çekildiği anda her şey yerle bir olabilir. Şarkılarda anlatılanlar "Zerredir belki ama yok denilmez" ya da "Beni neden öldürdün?" derecesinde ince, saf ve kırılgan bir şekilde bize daha yakın bir yerlerde dolaşırken, arka planda müzik baş döndürücü bir sertlikle savruluyor ve her şeyi kendi boşluğuna/karanlığına çekmeye çalışıyor.
Albümü dinlerken farklı noktalarda Replikas’ın geçmişine dair çok net sesler duymak mümkün. Sıklıkla eski albümlere yapılan göndermelere rastlanıyor. Bir çok şarkıda duyulan melankolik hava zaten albümün damarlarına işlemiş. Bunu sadece parçaların isimlerinden bile anlamak mümkün. Bu Sıkıntı, Bozuk Düzen, Boş Vücut ve Hortum, buna örnek verilebilir. Bunun yanında zaman zaman hayatı hafife alan sözler duyulmakta. Gerek melodik anlamda, gerekse enstrüman kullanımı anlamında Türk kültürüne yapılan vurgular da aslında daha önceki albümlerden tanıdık olunan yöntemler. Ancak bu sefer sanki daha derinde ve daha fark ettirmeden kavrıyor ruhumuzu. Az sonra halaya durulacakmışçasına başlayan Zerre, Seattle yöresinden gelen vokallerle harmanlanıyor. Modern zamanların Alevi ritüellerine yakışırcasına hu çeken Gülmediğin Günler'in sonunda çalan çanlarla aslında bir olan bütün dinler, bütün duygular ve günahlar birbirine karışıyor. Cehennemin Kapısı’nda farklı yöntemlerin (heykel, rölyef) uyumlu birlikteliği gibi, bütün bu farklı müzikal etkilenimlerin oluşturduğu müziğin bize verdiği his sanki sürekli olarak zaman ve mekân değiştiriyor. Yukarda da belirtildiği gibi bütün bu özellikleri daha önceki albümlerde az ya da çok görebilmek mümkün. Ancak Zerre bir yandan bunların hepsinden beslenir ve izler taşırken, bir yandan da tamamen yeni ve özgün olmayı başarıyor. Bu durum, yaklaşık yirmi sene süren –ve aslında hiçbir zaman tamamlanamayan- Cehennemin Kapısı’nın Rodin’in hayatı boyunca yaptığı birçok farklı heykeli ve bunların farklı birleşimlerini içermesi ile de sıkı bir paralellik taşıyor.
Albümün sokaklarında bata çıka ilerlerken, artık Hortum ile bütün duygular doruğa çıkıyor. Albümün başında çalan alarm gibi ziller, ancak bu sefer bitişi haber veriyor. Artık toplanma zamanının geldiğini ve kapının öbür tarafına geçileceğini. Zaten dayanacak gücümüz de kalmamış. O yüzden kendimizi bu hortuma bırakıyoruz ve Ruh'larımızı alıp Feza'ya geçiyoruz. Her şey son ve kısacık bir an içerisinde birbirine karışıyor, dönüyor ve savruluyor. Kapılar, bütün ruhları içine alarak kapanıyor.
Ama bir bakıyoruz ki aslında öbür tarafta hiçbir şey yok. Ne bir ses, ne bir hareket. En azından bir süreliğine. Biz herşeyin bittiğini sanarken, kısa bir sessizliğin ardından ilk önce mekanik sesler çıkararak bize yaklaşan yaratıklar görüyoruz. Sonra müzik netleşiyor. Bütün albüm boyunca kabullendiğimiz ve öbür tarafta -belki de daha şiddetli bir şekilde olmasını beklediğimiz acı, hüzün ve yalnızlıktan eser yok. Hepsi geride kalmış ve hepimiz burada, diğer taraftayız. Rahatlıyoruz ve boş veriyoruz her şeye. Bir yanda elektronik kanun ritimleri vurulurken, gitar sesli bağlama ezgileriyle göbek atan ruhlar olarak ilerliyoruz sonsuza. Tam da bizim mahşerimize yakışan bir sonla.
Kasım, 2008
Cuma, Temmuz 10, 2009
kültür mantarı
Cuma, Mart 13, 2009
dü şamp ilen brandcusi
çocukların sınavlarda verdikleri cengaverce yanıtların, bire bir türkçe ingilizce çevirilerin ve yanlış anlaşılmaların hastasıyım. bunları her sene özenle biriktirip bir kenara yazıyorum. ilerde kitap çıkarıcam.
fig.1. duchamp candır, canandır. bu ready-made objelerden çok ekmek yedi zamanında.
duchamp-brancusi karşılaştırması üzerine bir soru. cevaba özlü bir sözle başlanmış:
"the art is according to who or according to what"
sonrasında duchamp'ın fountain'inin sergiden reddedilmesi ile brancusi'nin bird in space'inin gümrükten geçerken endüstriyel bir nesne olarak algılanıp vergi istenmesi üzerine bir takım fikirler, ancak ingilizce yetmemiş:
"But both of them is judged by their arts. Both of these two works was rejected by America Society exhibition becaus they fond them so ready-made and like a fabricator And they said that is ' is impossible to call them art. After they became famous Brancusi was to go judgement and said them that this is his art, & everybody should respect him and that he has a very different point of view about art."
fig.2. brancusi gümrükten geçirirkene çok zorluk yaşamış bunu ama sonra 3 paket marlboro'ya anlaşmışlar.
cevap duchamp hakkında zehir zemberek bir argümanla son bulmuş:
"His major work is the fountain, which is a erected urical and signed. His arts between impression and ciubism movements."
artık ufaktan türkçe eğitime geçsek fena olmayacak sanırım.




