yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ocak 18, 2020

Joker (2019)

Joker
Very humane. Everything is so logical. Both nature and nurture are at work, but the role of the former is negligible. "Mom had a great influence on me." says that we are not nurtured, but grow by being influenced from everything around us. Maybe the only inducer of decay and decadence is the normalisation of everything related to life, thus the anormalisation of many others by the monster called civilisation, a monster developed and nurtured against the rules of nature. 

Joker
Son derece insancıl bir hikâye. Olan biten her şey alabildiğine mantıklı. Joker nezdinde hem doğa hem de yetiştiriliş iş başında, ama doğa ihmal edilebilir düzeyde. Hatta “annem beni çok etkiledi” sözü, aslında yetiştirilmediğimizi -bir yerlere-, sürekli ve her şeyden etkilenerek büyüdüğümüzü anlatıyor. Belki de çürüme ve yozlaşmanın tek müsebbibi, medeniyet denen canavarın, doğa kanunlarına karşı geliştirilen/yetiştirilen, canavarın, hayata dair her türlü olguyu normalleştirmesi, dolayısıyla birçok olgunun da anormalleştirmesidir.
Bizi biz yapan ise tüm bu normal/anormal ikiliği içerisinde başımıza gelen irili ufaklı şeylerin etkisi ve hatta başımıza gelmeyenlerin, eksikliklerin: anne, baba, sevgi, sevgili, ilgi, şefkat. Şurada ufak bir fiziksel ve/veya sözlü şiddet, aşağılanma, işten çıkarılma, burada irili ufaklı travmalar, dolayısıyla yaşamın olağan akışının sekteye uğraması. Her şey bu kadar basit, her şey bu kadar kolay işte. İyiliği de -her ne ise, kötülüğü de -her ne ise- gerekçelendirmek bu kadar kolay.
Joker’in yaşadığı, alabildiğine bireysel rahatsızlık, bu rahatsızlığı nasıl bertaraf edeceğini bilememek, bunun için gerekli taktik ya da stratejilere aşina olmamak ya da onlara karşı duyduğu inançsızlık, onu semptomatik bir çare arayışına yöneltir.
Batman ise, bireysel bir travmadan yola çıkarak kendini suçla, suç olduğunu düşündüğü/düşünülen şeyle mücadeleye verir. Ancak bu mücadelede yalnız değildir. Hatta başrolde bile değildir. Kolluk kuvvetlerinin, zora düştüğünde ıslık -spot ışığı- çalarak çağırdığı, suçluları adalete teslim eden tek kişilik bir ordudur, bir figürandır aslında. Bu mücadelenin sosyal bir yanı yoktur, suçu değil suçluları ortadan kaldırır, enformaldir, Batman bir polis memuru yahut herhangi bir devlet görevlisi değildir ve statükoya hizmet eder yani egemenin suçlu addettiği kişileri yakalar. Bu hali ile aslında bir tür derin devleti bile çağrıştırdığı söylenebilir.
Yalnız yaşamaya -Alfred’i saymazsak-, çalışmaya -Robin’i saymazsak- ve hep karanlıkta kalmayı -gazetelere çıkmasını saymazsak- mecburdur. Belki de böyle olmayı seçmiş işkolik bir sosyopattır. Her halükarda böyle kalmak zorundadır, zira en azılı suçluyu yakalasa bile, kendisini göreve çağıran mercilerce aşağılanır, suçlanır, kriminalize edilir. Bu uğurda Arkham Akıl Hastanesi’ne -ki hapishaneden hallicedir- düşmüşlüğü vardır.
Yukarıda az değindiğim bir konu yeniden bahsedilecek kadar önemli: Batman suçu değil suçluları ortadan kaldırmak için çalışır. Eylemleri hep kötülük olduğunu düşündüğü/düşünülen şeyin başına karşıdır. Joker’in ya da Penguen’in müritlerini ya da bu kötü adamları kötü yapan şeyleri -sistem, toplumsal yapı, şartlar- değil elebaşını ortadan kaldırmaya çalışır. Bu hali ile sürdürülemez ve sonu gelmez -zira her kötü adamın arkasından yeni bir kötü adam/kadın gelecektir hem serinin hem de kötülüğün devamlılığı açısından- bir mücadele cenderesine sıkışmıştır.
Hepsinden öte, pek çok kez dile getirildiği üzere, Batman bir süperkahraman değildir. Kendisini baba parası ve bununla erişilebilir/tasarlanabilir/üretilebilir teknolojiyle sarmış, süperleştirilmiş bir emir eridir. Süperleştikten sonra yaptıkları ise neredeyse sadece yetiştirilişinin, içinde bulunduğu maddi ve manevi ortamın kaçınılmaz sonucudur. Eğer yer değiştirselerdi pekala Bruce Wayne Joker, Arthur Fleck ise Batman olabilirdi.
İşin garibi Joker ya da Penguen de tam olarak süperkahraman/kötü değildir. Ancak onlar -Batman’in aksine- kendilerini teknolojik zımbırtılarla donatmaz. Neredeyse tamamen, oldukları gibidirler, bir davaları, adamları ve stratejileri vardır. Ne istedikleri -bu anarşi bile olsa- bellidir. Amaçlarına ulaşmak için örgütlenir, insanları -insanlarını- kötü emellerine alet ederler. Onların aletleri insanlardır.
Batman; Joker’i camdan atabilir, Penguen’in üzerine yarasaları salabilirsin, ama kötü adamı öldürmenin sadece kötü bir adamı öldürmüş olmaktan fazlası olmadığının farkında olmalısın.



Pazartesi, Temmuz 29, 2013

Türkün Tasarımla İmtihanı: Bir Pazarın Dönüşüm Hikayesi


Mimarlığın sadece bir yapıyı tasarlamaktan ibaret olmadığı hemen herkesin üzerinde hemfikir olabileceği bir argüman. Mimari tasarım süreçlerinde insanların mekan içerisindeki deneyiminin, yapının bulunduğu yer, kamusal alan ve çevresindeki diğer yapılar ile olan ilişkiler ağının kısacası yapının yaşamının özenle düşünülmesi ve planlanması gerekiyor. Ancak bu bilginin uygulamaya aktarılış biçimi her zaman yeterli olmayabiliyor ve çoğu zaman sorgulanmayı gerektiriyor.
Beşiktaş Balık Pazarı, kullanıma açılmasından sadece birkaç (tam olarak dört buçuk) sene sonra yıkılmaya başlandı. Tamamen yıkılacak mı yoksa elden mi geçirilecek tam olarak bilemiyoruz. Neden yıkılıyor sorusuna da verilen farklı cevaplar var: “Zaten çok kötü bir tasarımdı” ve “Kullanıcı ihtiyaçlarını karşılamıyordu” bunlardan en sık duyulanları. Kanımca tasarım açısından –en azından kağıt üzerinde- başarılı olsa da yapıldığı ilk günden itibaren işlemeyen bir yapı idi Beşiktaş Balık Pazarı. İki buçuk sene boyunca Beşiktaş Çarşı'da pazarı gören bir evde yaşadım, neredeyse her gün bu yapının önünden geçtim ve kullanıcılarının ihtiyaçlarını nasıl karşılayamadığına, kademeli olarak nasıl bozulduğuna/dönüştüğne şahit oldum.


Balık Pazarı’nın bizi kandıran yanı biçim olarak çok sade ve estetik bir güzelliğe sahip olmasıydı. Yüksek çatısı ve geniş girişleri ile hem kapalı hem açık, hem sınırlı hem de çevreyle bütünleşik bir yapısı vardı. Bütün ve sürekli çelik tezgahları, tavandan sarkan -eski pazarları andıran- lambaları, mozaik kaplamaları ve yuvarlatılmış kenarları ile ilgi çeken ve sempati uyandıran bir yer idi. Peki neden böyle oldu?

Yapı kullanıma açıldıktan sonra öncelikle strüktürel sorunlar hasıl oldu. Daha yapıldığının ilk birkaç ayı içerisinde, aldığı ilk büyük yağmurda çatısını su bastı. Belediye bu suyu temizleyip çatıya tekrar zift döktü. Brüt beton-muş gibi davransın diye seçilen kaplamalar da çok ama çok yanlış bir seçim olduğunu ilk fırsatta gösterdi. Kaplamalar (doğal ve diğer etkenlerle) her yerinden çürümek, açılmak ve kırılmak marifetiyle çirkin bir görüntü oluşturmaya başladı.

Bir süre sonra ise kullanıma dair sorunlar ortaya çıkmaya başladı. GAD ve Gökhan Avcıoğlu bu projeyi Beşiktaş'ı ve balıkçıları çok sevdiği için ve onlarla işbirliği içerisinde yapmış olduğunu anlatsa da görünen o ki onların ihtiyaçları konusunda derinlemesine bir araştırma yapılmamıştı. İlk ve en bariz sorun tezgahlardı. Her ne kadar bu -balıkçıların kullandığı tepsilerden esinlenerek yapılan- alttan soğutmalı, yekpare tezgahlar çok hoş bir görüntü oluştursa da tezgahların eğimi çok azdı. Bu da satıcılar için sergilemeyi güç bir hale getiriyordu. Farklı deniz ürünleri ve onların sofradaki yakın arkadaşları olan yeşillik ve diğer sebzeler için, daha da önemlisi bütün bu besinlerin paket ve ambalajları için düşünülmüş farklı sergileme ve düzenleme elemanları yoktu. Bunun üzerine esnaf kendi sergileme ve satış alanlarını oluşturmaya başladı. Tezgahların üzerine konan demir konstrüksiyonlar ile tezgâhların açıları arttırıldı, bunların üzerine –geleneksel hali ile- tepsiler içerisindeki balıklar yerleştirildi. Bu konstrüksiyonlara tabela vb. işaretler eklendi. Manavlar da tezgâhlarını sebzeleri en iyi gösterecek ve onları kasaları içerisinde sergileyebilecekleri bir hale getirdiler. Yapılışının yaklaşık ikinci senesinde pazarın belki de en karakteristik parçası olan tezgahlar artık neredeyse görünmez hale gelmişti.


İkinci sorun sınırlı depolama alanıydı. Balıkçılar için düşünülen ve oluşturulan depolar balıkçılara yetmiyordu. Bu ihtiyaç da çevredeki apartmanların soğuk hava deposuna dönüştürülen bodrumları ile gideriliyordu. Pazarın kendisinin yetersiz kaldığı noktalarda çevre ona lojistik destek sağlayan bir ağ görevi görüyordu. Sabah erken saatlerde Beşiktaş’ta dolaşırsanız Çarşı meyanına inen yokuşlardan aşağı el arabalarıyla kasa kasa balık taşıyan gençleri görebilirsiniz.

Sadece tezgahlar ve depolar değil kullanım alanının neredeyse tüm elemanları orada çalışanların ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı. Portakal rengi kabloları ve akkor telli ampulleri ile yüksek tavandan sarkan lambalar belli ki balıkçılar için fazla tanımlı bir aydınlatma ortamı yaratıyordu. Örneğin lambalar onların ihtiyacı olan noktalara inmiyordu. Onlar da iplerle kabloları birleştirip farklı kombinasyonlar yapmaya, aydınlatmayı kişiselleştirmeye başladılar. Lambaların uzunluklarını ayarlamak için kablolara düğüm attılar.  Işıkların istendiği zaman kapanıp açılabilmesi için anahtarlar eklenip, beğenilmeyen ampuller yerine (yoksa elektrik faturaları yüzünden mi?) enerji tasarruflu ampuller takıldığında pazarın dönüşümü neredeyse tamamlanmış oldu.


Açılmasından yaklaşık üç sene sonra Pazar kendi başına kendi ihtiyaçları için yetersiz kalırken Beşiktaş’ın kronik bir derdine derman oldu: Yer sıkıntısı. Türk lokantacılığının olmazsa olmazı olan sürekli büyüme ve genişleme arzusu, kapalı alanda sigara yasağı ile neredeyse tamamen atıl hale gelen iç mekanlarla birleşince Beşiktaş’ın köklü ve mütevazi meyhaneleri de bulabildikleri her açık alanı fütursuzca değerlendirmeye ve Beşiktaş’ın zaten dar olan ara sokaklarına  yerleşmeye başladılar. Sokaklarda iki kişinin yan yana ancak omuzlarını içe bükerek geçebileceği kadar yer kaldığı zaman ise pazarın geceleri çalışmıyor olmasından mütevellit geniş ve boş bir alan sunduğu keşfedildi. Cepheleri pazara bakmakta olan meyhaneler de buram buram balık ve çöp kokmasına aldırmadan hemen masalarını bu bos alana kuruverdiler. Böylece baştan öngörülemeyen bir çoklu kullanım biçimi kendi kendine oluşmuş oldu.

Aslında bütün bu süreç yaşam alanının kişiselleştirilmesi ya da Lefebvre'in taktik ve stratejileri bağlamında okunabilir. Beşiktaş Balık Pazarı’nın dönüşümü, şehre ‘tepeden’ bakan bir tasarımcının/plancının kendisi için düşündüğü, öngördüğü ve ona dayattığı sistemi kabul etmek istemeyen ve onu yetersiz bulan bireylerin kendi çözümlerini üretmesi, o sistemi yeniden biçimlendirmesi süreciydi. Bu bağlamda, tamamen tarafsız bir okuma ile aslında bu mekanın kullanıcıları ve çevresi ile çoğu yapıda olmadığı kadar ileri bir düzeyde bir ilişki kurduğu söylenebilir. Şimdi pazarın iç donatısı yıkıldı. Bu yıkım ile birlikte balıkçıların şekillendirdiği deneyim, müdahaleleri ile bir mekandan bir yer haline getirdiği –yerleştiği- pazar da kaybolup gitmiş oldu. Yerine ne geleceğini hep birlikte göreceğiz.

Pazar, Mayıs 06, 2012

üzüntü ve mail kabuğu

internette pek anlam veremediğim bir duygusal tepki şekli var.
üzüntüsünü, sevincini, heyecanını mail yolu ile iletmek. ilk bakışta normal kabul edilebilecek olsa da idda ediyorum ki öyle değildir. bir örnek ile açıklayayım:
diyelim ki bir insan -hiç istemesek de- vefat etti. bu durum bir mail yolu ile belli bir topluluğa dahil olan (edirne iş adamları derneği ya da afyon gay-lezbiyen katolik taşfırın ustaları) insanlar ile paylaşıldı. bakıyoruz ki bu haberin hemen ardından taziye mailleri gelmeye ve benim de kafam karışmaya başlıyor. şimdi birinci itirazım tepkinin şekline. bu 'ah! çok üzüldüm! yıkıldım!' diyen kişi bu haberi eş zamanlı olarak almamıştır, maili atmadan en azından 30 saniye önce hissetmiştir bu üzüntüyü. peki o zaman mailde bu duyguyu diğer insanlara iletmek için yeniden yaratması, ya da tam da yazarken yaşıyormuşcasınalaştırmasında nasıl bir mantık vardır?
ikinci itirazım da tepkinin kendisine. mail yoluyla bir kişinin ölüm haberini alan bir insan için iki ihtimal vardır: ya bu kişiyi şahsen tanıyordur, ya da tanımıyordur. eğer tanıyorsa zaten bir telefon açar ya da cenazesine ya da taziyeye giderek üzüntülerini bizzat belirtir. eğer tanımıyorsa zaten o kişinin ölümüne duygusal bir tepki vermesi gariptir. bir üçüncü ihtimal de tanımıyor ama genel olarak bir insanın ölümüne üzülüyor olabilir.
bana kalırsa her üç durumda da bu kişinin o topluluğa bu durumdan duyduğu üzüntüyü bir mail yoluyla bildirmesi anlamsızdır. birincisi vefat eden kişi o topluluğa aittir ancak yakınları büyük ihtimalle değildir, ikincisi vefat eden bir kişinin yakınları mail bakacak durumda değildir, üçüncüsü de bir kişinin başka bir kişinin ölümünden dolayı duyduğu üzüntü kişisel bir duygudur ve bu bilgi aynı topluluğa ait diğer kişileri ilgilendirmez.
çok benzer bir durum tebrik mesajları için de geçerli, o yüzden aynı şeyleri yeniden yazmıyorum. sadece vefat haberi yerine ödül/başarı/birincilik şampiyonluğu taziye yerine de tebrik/kutlama kelimelerini koyarak okuyabilirsiniz.

tebrikler.

Salı, Eylül 13, 2011

mario incebelli

Öncelikle şu iki bardak tasarımına bakalım:

Bu tim parsons'ın 1999 yılında tasarladığı 'half-pint mug'.

Bu da daha sonra aynı mantık üzerinden geliştirdiği 'half-pint glass'. 


Bu da Erdem Akan'ın 2003 yılında tasarladığı 'eastmeetswest' isimli çay bardağı.


Bu ürünler arasındaki kör göze parmak intihal kokularına hiç değinmeyeceğim. Ürün ile ilgili açıklamayı da bir kenara bırakırsak...aslında bir dakika, ürünle ilgili açıklamayı bir kenara bırakmayalım. 

'A contemporary interpretation of traditional Turkish tea glass: Looks European feels Oriental. Thanks to its double sided walls, eastmeetswest keeps the content longer hot, without burning your fingers and has a visual effect as if the fluid floats on the air.'

Akan'a göre bardağın görünüşü Avrupa'lı hissi ise Doğu'lu. Bu cümlede ciddi bir kafa karışıklığı seziyorum. Avrupa'nın karşılığı Doğu mudur? Ya da Batı sadece Avrupa mıdır? Bu bakış tam da Türk insanının Oryantalist bakışa kendini uydurma çabası, Batı'nın verdiği Doğu gömleğini ona yaranmak için hiç sorgulamadan üzerine giymesi gibi geliyor bana. 
Görünüşü Avrupa'lı hissi Doğu'lu kısmına takılıyorum tekrar. Birincisi, düz, silindirik bir su bardağı formu ne kadar Avrupa'dır, bu tartışılır. İkincisi, bu bardağı elinize aldığınızı ve gözlerinizi kapadığınızı düşünün. Hissettiğiniz şey çay bardağının geniş ağzı, ince beli ya da çayın sıcaklığı mı olacaktır, yoksa düz ve soğuk bir yüzey mi? Bence bu cümle 'Batılı bir form içerisine hapsedilmiş, görülen ama hiç ulaşılamayan ve hissedilemeyen bir Doğu' olarak değiştirilebilir.

Açıklamanın ikinci kısmına gelecek olursak. Bardağın iki tarafındaki duvarlar içeriğini daha uzun süre sıcak tutmakta ve parmaklarımızın yanmasını engellemektedir. Çok güzel. Ve fakat geleneksel çay bardağı zaten bu fonksiyonu çift duvara ve 3 katı fazla malzemeye ihtiyaç duymadan yerine getirmektedir. Çay bardağının biçimini inceleyelim. Geniş bir ağız, ortaya doğru daralan bir bel ve geniş bir dip. Peki bu bardağın biçimi neden böyledir? Sadece güzel göründüğü için mi? İnce belli yuvarlak popolu Doğu'lu kadınları temsil ettiği, çay içerken onların bellerini kavrıyormuş hissini verdiği için mi? 

Bardağın altı geniştir, böylece içine konan sıcak sıvının -bu durumda çay- büyük bir kısmı burada kalır ve ince belin de yardımıyla hızlı bir şekilde soğuması engellenmiş olur. Bardağın ağzı geniştir böylece altta kalan sıvı sıcak kalırken ağız kısmında sıvı yüzeyi genişletilerek çayın daha hızlı soğuması sağlanır. Ayrıca bardağın kıvrımlı formu sayesinde içindeki çay çok sıcak da olsa bardak ağız kısmından baş ve işaret parmakları ile çok rahat bir şekilde tutulabilmektedir. Son olarak bardağın bir su bardağından ya da kupadan çok daha küçük olması çayın küçük porsiyonlarda servis edilebilmesini ve soğumadan içilebilmesini sağlar. 

Sonuç olarak geleneksel çay bardağının biçimi kullanım şekli ile doğrudan bir bağlantı içerisindedir. Ancak bu haliyle biçim fonksiyondan tamamen koparılarak sadece görsel bir boyuta indirgenmiş oluyor. Dolayısı ile ben, biçimsel benzerlikler ve esinlenmeleri bir kenara bırakacak olursam , belli bir kullanım şekli üzerinden oluşmuş ve uzun süre içerisinde neredeyse ideal haline ulaşmış bir biçimi başka bir biçim içerisinde bu şekilde hapsetmenin mantığını, ve genel anlamda böyle bir tasarımın altında yatan amacı anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum.

Perşembe, Şubat 24, 2011

yapıbozun

bu sabah taksim-santral yolculuğunda serviste yer kalmayınca en önde mecburen başbakanın üzerine oturdum, daha doğrusu resminin üzerine. şöförünkine çok yakın bir görüş açısıyla yol boyunca etrafa baktım.

servise binmek için beşiktaş'tan taksim'e gelirken yenilenmekte olan deniz müzesinin, onun yanında yerine yerin altına inecek bir otel yapılacak olan eski astro türk tütün fabrikasının, başbakan için yeniden düzenlenen alanda artık olmayan otobüs durağının, üst geçidin, iskelenin yanındaki çay bahçesinin önünden geçmiştim.




solumdan dolmabahçe sarayı akarken sağ tarafımda onun arka bahçesine kondurulmuş olan swissotel yükseliyordu. artık yıkım kararı çıkmış olan Mithatpaşa ya da İnönü ya da Dolmabahçe ya da Fi-Yapı Stadyumu'nun etrafından dönerken sağda -eğer böyle bir şey varsa- dünya imar planları tarihine geçecek bir operasyonla -ve herşeye ve herkese rağmen- yapılıvermiş süzer plaza a.k.a 'gökkafes' tüm ihtişamı ile boğaza bakıyordu. içim sıkışarak taksim'e ulaşmıştım.





hayalet akm'nin önünden kalkan servis, önce taşkışla'ya hava atan hyatt ve ceylan intercontinental otellerinin sonra yıkılıp yerine yenisi yapılan divan oteli'nin önünde kırmızı ışıkta durdu. cumhuriyet caddesini dikine geçip dolapdereye doğru inerken solda sanırım sadece ön cephesinin önemli olduğu düşünülmüş olan habertürk binası, sağda ise zaten yüksekte olan tepenin (elmadağ) üzerine bir dev gibi kondurulduğundan aşağıki vadiye (dolapdere) kafa tutan rixos binası vardı.






bir şehrin hafızası binalarına siner. binalar yıkılınca anılar da yiter.

Cuma, Şubat 11, 2011

posta: haberle cinselliğin buluştuğu yer

tabi ki posta gazetesi bir bulvar değil. cinsellik de türkiye'de en çok sattıran şey değil, zaten bu yüzden bulvar türkiye'nin en çok satan gazetesi değil. bugün bir arkadaşımın da uyarısıyla fark ettim ki posta'nın başarısı cinsellikle ilgili haberlerle olmayan haberlerin sayısını başarılı bir şekilde dengelemesinden  hatta bunun da ötesinde bu haberleri başarılı bir şekilde harmanlamasından geçiyor. nasıl mı? gelin hep birlikte görelim.



posta gazetesinin internet sayfasını açıp haberlere önce üstünkörü bir bakıyoruz. erotiklik-aerotiklik ya da cinsellik/ dengesinde herhangi ciddi bir bozulma görülmüyor. şimdi bir de yukarıdan aşağı ve soldan sağa bakıyoruz. ana haberler kısmındaki 10 haberden 4 tanesi ya direkt olarak pornografik bir içeriği işaret ediyor ya da fesatlık eğilimi olabilecek zihinlerde cinsel çağrışımlar yapıyor.

bir kademe alta inip sağdaki bara baktığımız zaman küçük, temel bir haber değeri olmayan ama doğrudan erotik içeriğe sahip haber başlıkları görüyoruz:
'Güçlü insanlar lezbiyenleri izlemeye bayılır'.
'Yatakta 'Stefani' oluyor'.
'Dünyaca ünlü porno yıldızı Türkiye'ye geliyor'.
'En seksi hostesler hangi havayolunda?'

bunun hemen altında yine güncel haberlerden oluşan bir bar bulunmakta. ama biraz daha aşağı indiğimiz zaman posta magazin adı altında yine benzer manşetlerle hazırlanmış haberler görülüyor:
'Serenay ve Tolgahan yatakta!'
'Turne Jagger'ın 'penisine' takıldı.'
'Kıvanç 'amatör jinekolog' değilmiş'.

magazin barının altında spor haberleri ve onun hemen altında bu sefer videolu haberler mevcut:
'Hem soydular, hem dövdüler'.
'Irina nefes kesti'.

sayfanın yapısı genel olarak bu şekilde. bana kalırsa bu taktik bilindik 'seksi fotoğrafları için tıklayınız' gazeteciliğinden bir adım daha öteye gidiyor. bütün bunlara haydar dümen faktörünü ve sayfa sayısı/fiyat oranının yüksekliğini de kattığımızda karşımıza türkiye'nin en çok satan gazetesi çıkıyor.

Cuma, Ağustos 27, 2010

referandum hakkında

birincisi: anayasa değişikliğinin yargının canına okuduğuna şüphesi yok herhalde kimsenin. peki şu anki haliyle yargı özgür müdür? hsyk'nın başında kim var şu anda? akp bir yığın önerge ile -savcı alımlarının prosedürlerini vs. değiştirerek- yargı bağımsızlığını zaten yerle yeksan etti.

ikincisi: anayasada 26 tane değişiklik öneriliyor öyle değil mi? tek tek baktığınızda siz bunların kaçına evet kaçına hayır dersiniz? mesela çocuk hakları korunacak kadın hakları korunacak gibi maddelere evet diyebilirsiniz. diyelim ki yarısına evet yarısına hayır diyeceksiniz. o zaman yargı bağımsızlığı tehlikede diye hayır demek ile az da olsa değişim değşimdir diye evet demek arasında nasıl bir fark vardır?

üçüncüsü: bana ya evet ya hayır şeklinde bir seçim şansı veriliyor. veriliyormuş gibi yapılıyor. aynen milletvekili seçimlerinde listeler halinde oyladığımız adamlar gibi. aynen onlarca otokratik parti arasında demokratik bir seçim olabilekmişcesine savurduğumuz oylar gibi. chp'yi seviyorsunuz belki ama mehmet'i sevmiyorsunuz ama chp'ye oy verince mecburen mehmet'i seçiyorsunuz. bu gerçekten bir seçim midir? bu demokrasi midir? ben bu referanduma hayır dersem hayır'cı partiler bir daha böylesi bir durum yaşamamamız için çalışacaklar mıdır? referandumlarda -aynen meclis oylamalarında olduğu gibi- yeterli katılım sayısının aranması gibi düzenlemeler yapacaklar mıdır? hiç sanmıyorum.

dördüncüsü: siz ve ben ve belki başka bir sürü insan 2001 yılından beri yoğun -ve haklı- bir tedirginlik içerisinde akp dışındaki partilere/adaylara oy verip bir şeylerin değişmesini sağlamaya çalışıyor olabiliriz. ancak o yıldan beri akp mecliste istediği kararları öyle ya da böyle zaten geçiriyor. %20 oyundan memnun chp'de bu döngü içerisinde plansız ve etkisiz bir biçmde var olup gidiyor. siz şu son 9 senedir verdiğimiz bu oyların memleketin daha iyiye gitmesi yönünde bir katkısı olduğunu düşünyor musunuz? ben düşünmüyorum.

bu noktada benim hayır'ım sadece ve sadece bu kokuşmuş sistemin, bu liderin kral olduğu parti sisteminin, bu azınlıkların insandan sayılmadığı adaletsiz düzenin devamlılığını sağlar gibi geliyor bana. bana gel chp'ye girip partiyi içten ele geçirelim deyin eyvallah, gel yeni süper demokratik bir parti kuralım deyin eyvallah, gel stk'lara akalım siyaseti sivilden vuralım deyin ona da eyvallah. ama ben bu demokrasicilik oyununun gönülsüz bir parçası olmak istemiyorum artık. hayır dememek burada belki bir şekilde evet demek oluyor haklısınız, ama bana kalırsa sana belli seçimlerin dayatıldığı bir oyunda ben oynamıyorum diyebilmek duruşların en zorudur.

sonuç olarak ben bu referandumda oy kullanmayı düşünmüyorum. yetmez ama boykot.

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

arabada ipod evde ipad

arabada ipod dinlemek diye bir şey yoktu eskiden. eski derken mesela 1988'de Kefken'e giderken Sezen Aksu '88 takılırdı teybe, Sarışın'dan girilir Kavaklar'dan çıkılırdı. Kasetlerin bir ara dönem ürünü olarak kısa sürede miyadını doldurmasının ardından dijital müziğin ve kişisel müzikçalarların hızlı yükselişi başladı. Ancak otomotiv endüstrisi bu yükselişi aynı hızla takip edemedi. Hamdi'nin (eski Ford K'm) sadece basit bir radyo ve kasetçaları olduğundan kelli arabada ipod dinlemek pek mümkün olmuyordu. Uzun yolda yan koltuğa laptop açıp oradan müzik dinleyen insanlar tanıdım. Herneyse sonra yavaş yavaş gerekli techizat da üretilmeye başladı kişisel müzikçalarların kollektif dinlenimi amacıyla. Bunun arabada ipod imkanı sağlayan -benim gördüğüm- ilk örneği basit bir kaset modülatörü -ismi salladım- idi.


benimki bunun siyahıydı

geçen gün bir arkadaşın arabası ile tatile gitmeye niyetlendiğimizde ise artık bu meretin de işe yaramayacağını fark ettim, zira kendisinin arabasında sadece cd girişi bulunmakta idi. cd'ye kablo bağlayıp teybe takmak pek mantıklı olmayacağından bu soruna bir çözüm bulunduğuna emin olduğum Karaköy Yeraltı Çarşısı'na gittim. Uzun ve detaylı bir dolaşma sonucunda bu amaca yönelik -çeşitleri olsa da- tek bir ürün olduğunu fark ettim. Bu ürün temelde araba çakmağı girişli bir mp3 çalar ve radyo vericisi. İçine istediğimiz şarkıları yüklediğimiz mp3 çalarımızı arabanın çakmağına takınca gereç belli bir frekanstan yayın yapmaya başlıyor. Biz de aracımızın teybini o frekansa ayarladığımızda mp3 çalarda çalan şarkıyı dinleyebiliyoruz. Bunun 1gb'lığı 2gb'lığı ekranlısı ekransızı, uzaktan kumandalısı, gözlerinden ateş saçanı falan her çeşidi var. En ucuzu benim görebildiğim kadarıyla 30 tl.

işte böyle bir şey

Ama ben bundan almadım. Neden diye soracak olursanız birincisi karşınıza ipod'dan piranha'ya aktarma yapmak gibi ek bir iş çıkartıyor, ki bunula uğraşmak istemem. İkincisi kapasitesi oldukça az, benim gördüğüm modeller 1 ya da 2 gb idi. Üçüncüsü de bunun mp3 çalarsız olanından görmüştüm o kalmış aklımda. Nerde gördüm nerde gördüm diye düşünürken hatırladım. O yüzden veda ettim Karaköy'e. Bir arkadaşımda gördüğüm bu gereç basit olarak sadece bir fm vericisi. bir ucu yine araba çakmağına bir ucu da -jack değil- ipod şarj girişi ile -ince ve geniş olan hani- ipod'a bağlanıyor. İkisi arasında bir gösterge ekranı var. Yine aynı şekilde aleti istediğimiz frekansa getirip, arabanın radyosunu da o frekansa getirip müziklerimizi dinleyebiliyoruz. Belkin marka bu ürünün son modelinin fiyatı 69 dolar falan. Türkiye'de yok sanırım ve daha ucuzu var mı bilemiyorum.


adamlar yapmış

Son olarak bütün bu gereçlerin tek bir dezavantajından bahsederek konuyu kapatalım. İstanbul gibi büyük ve radyo çöplüğü bir kentte yaşıyorsanız, bu aleti kullanmaya çalıştığınız noktada göreceksiniz ki bütün fm frekansları dolu. Ancak en başlarda ve en uçlarda yer bulabiliyorsunuz ama bu bile çok zor. Şehirlerarası kullanım için güzel, şehiriçinde kullanmak için sıkıntılı olabilir.

Cuma, Temmuz 09, 2010

tram ana

bütün geçişler bir tramva yaratır. mı?

doğum - sünnet - düğün - ölüm

o yüzden hepsi törenlerle kutlanıyor olabilir mi?

Çarşamba, Haziran 23, 2010

baban gelsin, bakarız

"baban gelsin, bakarız" argümanı bir annenin kollektif bir karar verme isteğinden çok, annenin kararsızlığı, babanın varolmaması, varolması durumunda ne diyeceğinin kestirilememesi sorunsalından ortaya çıkmış bir laf öbeğidir. annenin çocuğunun talebi konusunda gerçekten hissettikleri (izin vermek) ile konumu gereği söylemesi gerekenler (hemen izin vermeyerek otoriteyi sağlamlaştırmak) arasında doğan çelişki bir kararsızlığa dönüşür. bu noktada baban gelsin bir zaman geçirme yöntemi olarak da düşünülebilir. ancak büyük olasılıkla burada çocuğun talebi, ucu bir şekilde babaya dokunan, onu hoşnutsuz edebilecek bir yapıdadır ki, anne doğrudan bir yanıt vermekten kaçınır ve bu konuyu babayla görüşmesi gerektiğine hükmeder. her ne kadar aile içerisinde annenin güçlü olduğu ve bir çok kararı kendisi verdiği düşünülse de, "baban gelsin, bakarız" ataerkil aile tipinin vazgeçil-e-mez sloganıdır. zira "annen gelsin, bakarız" diye bir laf yoktur.

burada baban gelsin'in yanına eklenen bakarız fiili ayrıca incelenebilir. Bu bakarız acaba kararın sadece babaya ait olmayabileceğini mi (baban gelsin birlikte karar veririz), annenin çocuğa karşı kendi çaresizliğini hissettirmeme çabasını mı (birlikte bakacağız ama son söz babanın), yoksa aslında annenin onay verdiği ama babanın kabul etmeme/karşı çıkma şansı yüksek olan bir durumu kendi annesel taktikleri ile bir şekilde oldurabileceğine olan inancı (baban gelsin, ben hallederim) mı temsil etmektedir?

sonuç olarak baban gelsin her ne kadar çocuk için kapının henüz kapanmadığını anlatsa ve umudun devam etmesi yolunda bir işaret olsa da, konunun babaya danışılacak kadar önemli olmasını da göstermesi açısından moral ve sinir bozucu bir cevaptır.

babam geldi.

Perşembe, Haziran 17, 2010

törkiş futbol çok gözel

trt'ye göre ispanya - isviçre maçında türk rüzgarı esmiş.
el şeyiyle gerdeğe girmek böyle olsa gerek. adam (eren derdiyok), çatpat türkçe konuşuyor, türkiye'den teklif gelmedi diyor, isviçre'de doğdum, isviçre'de büyüdüm, isviçre'nin altyapısında yetiştim, isviçre için oynuyorum diyor, sen hala türk rüzgarı türk gücü falan diyorsun. bu nasıl bir komplekstir? nasıl bir kendine pay çıkarmadır? sinirlerim zıplıyor.

Perşembe, Haziran 10, 2010

esinlenmeler

a hack and a hacksaw'un deliverances (2009) albümünün ilk parçası Foni tu Argile bildiğimiz Yeni Türkü'nün Yedikule'si. Ama o da başka bir Yunan şarkısının yorumuydu yanılmıyorsam. müzikte küreselleşme böyle bir şey işte

Çarşamba, Haziran 09, 2010

soğuk savaş ne kadar soğuktu?

sürekli soğuk savaş deyip duruyoruz. sanki 50 sene boyunca hiç savaş olmamış, hiç insan ölmemiş gibi. sanki dünyanın iki büyük gücü -birbirleriyle- savaşmayınca sıcak savaş olmuyormuş gibi. o 50 senede neler oldu? kaç savaş yaşandı? kaç kişi öldü? bunlar ikinci dünya savaşı verileri ile karşılaştırıldığında sayıca az kalsa da küçümsenebilir rakamlar mıdır?


sadece bu iki ülkenin -resmen- içinde olduğu üç büyük savaş var:
1950-53 Kore Savaşı. yaklaşık 5 milyon ölü -2.5 milyon asker, 2.5 milyon sivil-
1959-75 Vietnam Savaşı. yaklaşık 6 milyon ölü -1.5 milyon asker, 4.5 milyon sivil-
1979-89 Afganistan Savaşı. yaklaşık 2 milyon 250 bin ölü -250 bin asker, 2 milyon sivil-


bunlar dışında abd ve sscb'nin parmağını sokmasıyla tetiklenen onlarca iç savaş, darbe ve katliam da cabası.
bana göre en sıcak savaş soğuk savaştır.





























ahahah! gorbiciğim iyi yedik birbirimizi ha. ne dersin bırakalım mı artık?

Pazar, Mart 07, 2010

deve babandır

 

benim senelerce devekuşu ya da ona benzer bir şey olarak bildiğim roadrunner meğer  başlı başına ayrı, guguk kuşu familyasından bir hayvan türü imiş. şimdi kişisel almasın ama roadrunner'dan pek hazzettiğimi söyleyemeyeceğim. sadece hızı ile öne çıkan, coyote'den kaçar gibi görünse de hep onun yakınlarında olan ve öldürmeyip süründüren sinir bozucu bir hayvan olduğunu düşünüyorum. kendimi coyote'ye daha yakın hissediyorum.

Salı, Mart 02, 2010

adisas

Ankara'da taklit ürünler sergisi açılmış. Sinan Aygün taklit markaları emeğe saygısızlık olarak gördüklerini belirtmiş. iyi demiş güzel demiş de, peki ya ben marka kavramının kafadan emeğe saygısızlık olduğunu söylersem ne olacak? nike 3 kuruşa çalıştırdığı işçinin ürettiği ayakkabıyı bilmem kaç bin katına satınca emeğe saygı mı göstermiş oluyor? ha ben yine param yettiğince adidas alıp giyiyorum, ama parası az olup da gidip adisas, adibas nikf, smatch, timsahı ters tarafa bakan lacoste, kenarına tek çentik atılmış nike işaretli ya da dört çizgili spor ayakkabı alıp giyene de, o ürünleri üretene de birşey demem. hatta isterim ki o amca taklit ede ede güzel ayakkabı yapmayı öğrensin, sonra osman diye marka kursun gidelim onun ürettiklerini alalım.



Taklit Ürünler Sergisi
Taklit markalarla mücadele temasıyla Grup Ofis Marka ve Patent tarafından düzenlenen Taklit Ürünler Sergisi "CEPA Alışveriş Merkezi" 1 Mart 2010 tarihinde başladı. Sergide, çeşitli ürün gruplarına ait taklit ürünler orjinalleriyle ile birlikte sergilenecek.

Açılışta Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, taklit markaları emeğe saygısızlık olarak gördüklerini belirtti.

Sergi 10 Mart’a kadar açık kalacak. Marka bilincinin ve bu konudaki toplumsal farkındalığın arttırılmasının amaçlandığı etkinlikte, saatten gözlüğe, parfümden saç tokasına, ayakkabıdan oyuncağa kadar birçok ürünün taklidi orijinalleriyle birlikte sergilenecek. Sergi süresince marka tescili, marka koruma yolları, marka ihlalleri ve uygulanan cezalar hakkında Grup Ofis yetkililerinden bilgi alınabilecek. Ayrıca, etkinlik kapsamında "Orijinalini Bul" yarışması gerçekleştirilecek.

Pazar, Şubat 07, 2010

Pazar, Aralık 20, 2009

açılım açılım açılım açılım ya da saçmalıyorum mütemadiyen



o avrupai görünüşünün altında dünyanın en büyük denyolarından birinin yattığını biliyordum da bu kadarını ben bile tahmin edemezdim.
nihat doğan. 21. yüzyılın en büyük ozanlarından biri. türlerarası hatta türlerötesini müziğini müthiş bir başyapıt ile süslemiş bu güzel insan. rap, progressive rock, türkü, hepsi burada. bütün ses sanatçılarının aradığı o notayı bulmuşcasına sabit sesi ile didaktik bir 1071 anektodundan giriyor, multietnik ve multilinguistik bir evrensel halay açılımdan çıkıyor. şarkı ve sözler o kadar garip ki bir üniversitede 1071 fakültesi kurulup bu şarkı incelense kimse de çıkıp kardeşim siz ne yapıyorsunuz demez. insanı böyle şeyler söylemeye iten sosyopolitik denglerin altına oturup çay demlemek istiyorum.
zavallı nihat ırkçı olmayayım derken, akp sempatizanı (ak açılım), popülist demagog (türk kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir), militarist pasifist (bu barış gelecek, bedeli ölüm olsa), radikal ümmetçi (ne onun milliyetçisi, ne bunun milliyetçisi, allah katında makbul müslüman ümmetçisi) gibi bir şey olmuş. kendisine acil şifalar diliyorum.


Link: Nihat Doğan 1071 Dinle - 1071 Albümü 2009

sözler:

yıl 1071, selçuklu sultanı alparslan, romen diyojen'e karşı cihat ilan etmiştir. bu cihat çağrısına kendileri gibi müslüman olan kürt devleti mervani`ler 10.000 atlıyla destek vermişlerdir. bugün kürt ve türklerin kardeşliğini sorgulayanlara duyrulur. kürt ve türkler allah'ın davası için bir araya gelmiş, kürt ve türklerin nikahını allah kıymıştır. allah'ın yazdığını kullar silemez, allah'ın yazdığını kullar silemez, allah'ın yazdıgını kullar silemez...

zer mircan iro iro, dik wan da diki nivro, ro li me bu sed u si ro
zer mircan mircan mircan
zer mircan nal gerdeni
zer mircan işev isev, dik wan da dike nive sev, şev li me bu sed u si sev

bu ne şiddet bu ne hiddet,
ne bu hiddet ofke nefret bu kavga,
herşeye muhalefet herkesle savaşta,
sanki dedi mustafa kemal, yurtta savaş cihanda savaş,
antep'i gazi, maraş'ı kahraman, urfa'yı şanlı kim yapti soyle
çanakkale destanini kim yazdi soyle
once allah sonra bayrak, irkciliga tovbe, tovbe...
irkcilik en buyuk gunahtir gunah
bunu yasakladi ya resulallah
ne onun milliyetcisi ne bunun milliyetcisi,
allah katinda makbul muhammed ummetcisi

türk kürt kardeştir, ayrim yapan kalleştir.
türk kürt kardeştir, ayrim yapan kalleştir.

analar aglamasin, yürekler sizlamasin,
bariş gelsin ulkemize, fidanlar kirilmasin
barişi saglayacak iman olur iman, bir elimde kuran, kulagimda ezan
insanlara zulmetmeyin, zulüm evi viran olur hatta kabe olsa,
bu bariş gelecek bedeli ölüm olsa, bedeli ölüm olsa

türk kürt kardeştir, ayrim yapan kalleştir.
türk kürt kardeştir, ayrim yapan kalleştir.

kardeşlerin arasina fitne fesat sokmayin
allah'in yazdigini bozmaya kalkişmayin
kiyamete kadardir bizim kardeşligimiz
bizi bize baglayan, cimentomuz dinimiz.
açılım açılım istiyoruz açılım, kapatalım karaları ak gunlere açılım
ak ak ak ak ak ak ak gunlere açılım
açılım açılım demokrasi icin açılım, özgürlük icin açılım, kardeşlik icin açılım, barış icin açılım, inanç özgürlügüne açılım, düşünce özgürlüğüne açılım, muasir medeniyetlere açılım, açılım, açılım, açılım

türkü kürdü rumu ermeni azerbeycanli
birakalim bu kavgalari siklaştiralim halayi
haydi hep beraber halaya, come on everybody halaya,
halaya, halaya, halaya...


Perşembe, Kasım 26, 2009

let me sacrifice myself

here, you can find a map of buying and slaughter centers in istanbul during the sacrifice bayram.
this map can be used for two different aims:

if you're a gore fan and would like the see the clash of modern city life with primitive rituals of sacrifying, go to the nearest slaughter center.

if not, stay away from these locations, but don't forget, these are the official locations. eventually almost everywhere in the city you'll have people cutting lambs, cows, bulls, camels (?), people trying to tie animals' feet with kite rope, people trying to transport huge animals with small pick ups, people loosing control of the animals, people running after bulls, scared bulls trying to attack cars, children emotionally attached to the animals, which will be slaughtered in two days, children watching animals being slaughtered, stupid butchers cut with their own knives, fields of red, streets of red, and finally and most disgustingly rivers and seas of red.

iyi bayramlar



Cuma, Ekim 16, 2009

Mahşerin 12 Şarkısı


“Doğada ve doğal süreçlerin örüntüleri içerisinde var olan bir müzik formu olduğuna inanıyorum. Öyle bir müzik ki, doğal olarak gerçekleşen güzellikleri, onlara verdiğimiz duygusal tepkileri uyandıracak derecede derinden bir etkileyicilikle anlatabilir.”

Douglas Adams, Kutsal Dedektiflik Bürosu, 1987


Zerre’yi dinlemeye ilk başladığımda “Karanlık” diye düşündüm. Ve kesinlikle öfkeli. Şarkılar bağırıp çağırıyor, acı çekiyor, gücünü son damlasına kadar harcıyordu. Bazen bir süreliğine durulup, sakinleşip, ardından öncekinden daha da şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Sonra bir anda Rodin’in başyapıtı “Cehennemin Kapısı” canlandı kafamda. Müziğin mi imgeyi, imgenin mi müziği güçlendirdiği belli olmasa da, birkaç dinleyiş sonunda Rodin’in karmaşık ve karanlık Cehennem’i ile Replikas’ın vahşi ve öfkeli Zerre’si bir daha ayrılmamak üzere birleşti. Eğer elimizde Douglas Adams'ın doğadaki her tür biçimi ve hareketi notalara çevirebilen Reason’ı gibi bir bilgisayar programı olsaydı orada Cehennemin Kapıları'nın müzikal karşılığı Zerre olurdu. Yani mahşerin bu 12 şarkısı aslında “Cehennemin Kapısı’nı” anlatıyordu.

Rodin, Cehennemin Kapısı’nı betimlerken insanın bitmek bilmeyen arzularını, eksiklik ve zayıflıklarını masif bir bütünlük içerisinde gösterir. Kapının üzerindeki her bir heykel, hem başlı başına ayrı bir hikâye anlatır, hem de kapının bütünlüğü içerisinde tamamlayıcı bir anlam taşır. Aşıklar, aldatanlar, açlar, acı çekenler, balçıktan ya da bir tür karanlık maddeden oluşan o perdenin içine girip çıkar, bir an için görünür olup tekrar kaybolur. Bütün bu figürler, kapının üzerinde duran Düşünen Adam’ın düşüncesinde şekillenen cehenneme gitmekle gitmemek, yani ölmekle ölmemek arasında cebelleşirler. Her yönden belirip her yöne kaybolan insanların karmaşası, kontrolsüz ve sonsuz bir hareket içerisinde kendini yeniler. Rodin'in ince bir bilinçle oluşturduğu bu derece karmaşık bir yapıdaki bütün hikayeler ve detaylar, insanı bilinçli bir farkındalıktan çok, çoğu zaman tanımlanamayan bilinçüstü bir düzeyde etkiler. Zerre'de de aynı karmaşık ve çok katmanlı yapı, dinleyiciyi benzer bir düzeyde içine alıyor ve tanımlanması zor bir şekilde etkiliyor.

Bir sanatçının ya da grubun her eseri aslında tek ve bağımsız olsa da, onu önceki örnekleriyle karşılaştırmadan değerlendirmek oldukça zor. Ancak yüzeysel veya şekilsel bir karşılaştırma da beraberinde eserin asıl içeriğinin gözden kaçmasına sebep olabilir. Bu yüzden öncekileri kendimize sabit bir nokta olarak alarak yenilere bakmak ve bu bağlamda Avaz’ı ve/veya daha önceki albümleri temel almak daha mantıklı ve anlamlı olacaktır.

Üç buçuk sene öncesinin Replikas’ının son albümü gecenin verdiği rahatsızlık ile başlıyordu. Sesten ve karmaşadan değil, sessizlik ve sakinlikten gelen bir rahatsızlık idi bu. O şarkıda kısaca da olsa sözlerle ifade edilen rahatsızlık, Bu Sıkıntı’da sadece müzik ile anlatılıyor. Bu parça, albümün kavramsal bir uvertürü gibi. Nasıl bir eser dinlemek üzere olduğumuzu diğer şarkılara sessel değil, kavramsal referanslar vererek anlatıyor. Şarkının başında çalgılar alarm veriyor. Albümün koyu, karanlık, kirli ve gürültülü olduğunu, sentetik seslerle bezendiğini, çoğu zaman tekrara dayanan tekdüze sesler üzerine kurulduğunu, dalgalanıp durulacağını ve çağlayıp coşacağını haber veriyor.

Cehennemin Kapısı üzerindeki heykellere tek tek bakıldığında birçok farklı hikâyeye rastlanır. Yasak bir aşkı anlatan Paolo ve Francesca, kaçan aşk (Fugit Amor), açlıktan çocuklarını yemek zorunda kalan Ugolino ve düşen adam (Falling Man) bir yandan son derece dramatik diğer yandan da çok sade ve insancıl hikâyeler anlatır. Zerre’de de Rodin’in heykellerinde olduğu gibi, her şarkı ayrı bir hikâye anlatıyor ama aynı zamanda albümün bütünlüğü içerisinde tamamlayıcı bir anlam taşıyor. İfade ediliş şiddetleri farklı olsa da albüme hâkim derin melankoli içerisinde her iki şarkıdan birinde kin, kan, ölüm, kâbus ve zehir gibi kelimeler çalınıyor kulağa. Ancak, belki de bu kelimelerin ilk çağrıştıracağı duygu olan nefretten eser yok. Replikas’ın sıkıntı ile açtığı kapılar, hayatın geçiciliği -uçuculuğu-, imkânsız –belki de var olmayan- aşklar, korkular, aldanışlar ile devam ediyor. Anlamları birçok farklı yöne çekilebilecek sözler her zamankinden daha saf ve sade. Dadaruhi’de sessel özellikleri ile öne çıkan sözler (gel-gir-bil-dön, de-rü-müş-be-çe-nim), Avaz’da daha net imgeler canlandırmak için kullanılmıştı. “Sessiz bir gece”, “Tam on beş metre boyum” ya da “çevremde cinler gibi güneş” derken hayalgücünü çok belirgin, beyinde gerçeküstü resimler yaratan noktalara çekiyordu Replikas. Zerre’de ise sesler hem “sesler”, hem de evrensel hikâyeler anlatmaktalar. "Kan ile can, baştan bir olmuş", "ölünmez-görülmez-bilinmez-gömülmez", "sonlar an içinde, anlar kan renginde". Bu anlamda sözlerin kullanılışı Zerre'de hem Dadaruhi’den hem de Avaz'dan farklılık gösteriyor. Kelimeler; kısa, kafiyeli ve ilham verici bir muğlâklık içerisinde birleştirilmiş. Sesleniş, genelde birinci tekilden orada olmayan bir ikinci tekile yapılıyor. “Bugün varım, yarın yokum, bilmeyenler olabilir” gibi. Ancak seslenen kendini geri kalanlardan yukarıda, herşeyi bilen ve herşeyin farkında olan bir noktaya konumlandırmıyor. Her şarkı bir bilmece, adı kon(ul)amayan bir nesnenin, duygunun ya da insanın etrafında çemberler çiziyor. Bütün bu hikâyeleri bir arada tutan, Cehennemin Kapısı’ndaki karanlık maddeyle aynı görevi gören etken ise müzik. Duygular, düşünceler ve bunların ifade ediliş şekilleri değişirken, müzik arka planda bütün bunları bir arada tutan bir harç gibi. Sözler altından çekildiği anda her şey yerle bir olabilir. Şarkılarda anlatılanlar "Zerredir belki ama yok denilmez" ya da "Beni neden öldürdün?" derecesinde ince, saf ve kırılgan bir şekilde bize daha yakın bir yerlerde dolaşırken, arka planda müzik baş döndürücü bir sertlikle savruluyor ve her şeyi kendi boşluğuna/karanlığına çekmeye çalışıyor.


Albümü dinlerken farklı noktalarda Replikas’ın geçmişine dair çok net sesler duymak mümkün. Sıklıkla eski albümlere yapılan göndermelere rastlanıyor. Bir çok şarkıda duyulan melankolik hava zaten albümün damarlarına işlemiş. Bunu sadece parçaların isimlerinden bile anlamak mümkün. Bu Sıkıntı, Bozuk Düzen, Boş Vücut ve Hortum, buna örnek verilebilir. Bunun yanında zaman zaman hayatı hafife alan sözler duyulmakta. Gerek melodik anlamda, gerekse enstrüman kullanımı anlamında Türk kültürüne yapılan vurgular da aslında daha önceki albümlerden tanıdık olunan yöntemler. Ancak bu sefer sanki daha derinde ve daha fark ettirmeden kavrıyor ruhumuzu. Az sonra halaya durulacakmışçasına başlayan Zerre, Seattle yöresinden gelen vokallerle harmanlanıyor. Modern zamanların Alevi ritüellerine yakışırcasına hu çeken Gülmediğin Günler'in sonunda çalan çanlarla aslında bir olan bütün dinler, bütün duygular ve günahlar birbirine karışıyor. Cehennemin Kapısı’nda farklı yöntemlerin (heykel, rölyef) uyumlu birlikteliği gibi, bütün bu farklı müzikal etkilenimlerin oluşturduğu müziğin bize verdiği his sanki sürekli olarak zaman ve mekân değiştiriyor. Yukarda da belirtildiği gibi bütün bu özellikleri daha önceki albümlerde az ya da çok görebilmek mümkün. Ancak Zerre bir yandan bunların hepsinden beslenir ve izler taşırken, bir yandan da tamamen yeni ve özgün olmayı başarıyor. Bu durum, yaklaşık yirmi sene süren –ve aslında hiçbir zaman tamamlanamayan- Cehennemin Kapısı’nın Rodin’in hayatı boyunca yaptığı birçok farklı heykeli ve bunların farklı birleşimlerini içermesi ile de sıkı bir paralellik taşıyor.

Albümün sokaklarında bata çıka ilerlerken, artık Hortum ile bütün duygular doruğa çıkıyor. Albümün başında çalan alarm gibi ziller, ancak bu sefer bitişi haber veriyor. Artık toplanma zamanının geldiğini ve kapının öbür tarafına geçileceğini. Zaten dayanacak gücümüz de kalmamış. O yüzden kendimizi bu hortuma bırakıyoruz ve Ruh'larımızı alıp Feza'ya geçiyoruz. Her şey son ve kısacık bir an içerisinde birbirine karışıyor, dönüyor ve savruluyor. Kapılar, bütün ruhları içine alarak kapanıyor.



Ama bir bakıyoruz ki aslında öbür tarafta hiçbir şey yok. Ne bir ses, ne bir hareket. En azından bir süreliğine. Biz herşeyin bittiğini sanarken, kısa bir sessizliğin ardından ilk önce mekanik sesler çıkararak bize yaklaşan yaratıklar görüyoruz. Sonra müzik netleşiyor. Bütün albüm boyunca kabullendiğimiz ve öbür tarafta -belki de daha şiddetli bir şekilde olmasını beklediğimiz acı, hüzün ve yalnızlıktan eser yok. Hepsi geride kalmış ve hepimiz burada, diğer taraftayız. Rahatlıyoruz ve boş veriyoruz her şeye. Bir yanda elektronik kanun ritimleri vurulurken, gitar sesli bağlama ezgileriyle göbek atan ruhlar olarak ilerliyoruz sonsuza. Tam da bizim mahşerimize yakışan bir sonla.


Kasım, 2008