replikas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
replikas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mart 07, 2010

a/b


Selçuk ARTUT - A/B Exhibition from selcukartut on Vimeo.

Sergiden kısa bir video. fütüristika'daki röportajdan.

Pazar, Aralık 27, 2009

sermet çağdışı #6 //aralık//




  • yaktım emily'leri, dönüş yok artık larry. tak etti canıma bu maskeli balo. bu maskeli balo ve onun kahpe yüzleri.
  • dizeel, ne dizeel olmuşsun, görülmeyi görülmeyi; siyah sülfür çalkalanmış, örülmeyi örülmeyi
  • dünyayı güzellik kurtaracak, klinsmann'ı sevmekle başlayacak herşey.
  • on verdim admin'in işine, aklım ermedi bilişime. son verdim admin'in işine, olmaz olsun onun task'ı service'i de.
  • kaba etin çoğu sende, gelemedik yar yan yana, büzülmedin savrulurken, sen bir yana ben bir yana.

evet işte bir senenin özeti bu şekilde. ve şimdi daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış bonus çağrışımlarla programımıza son veriyoruz. herkese mutlu yıllar.

pişmeden yut, yut beni.

düşünürsen nefesin kokar, paritenin ritmi kaçar.

sen misin endemik ekmekten bahseden? öyle big mac var mıydı?

yine bana hüsam, bana yine haşmet var, yine bana esmer tipler düştü eyvah!

sermet çağdışı #1 //ocak-mayıs//

2009'un son günlerine girmekte olduğumuz 2009'un şu son günlerinde hayretle görmekteyiz ki koca bir sene şerbet çağlaşıkel'lerle geçmiş. hulk'tan gelen yoğun istek üzerine 2009 servet çarpışım retrospektifini şuracıkta yapıveriyorum. afiyet şeker olsun löp löp et olsun. eylenmelerim devam edecek:

mart:
  • okeye döner nazo gelin.

mayıs:
  • asma da fistan wagamam(a)man
  • cemil çiçek kadar narin, mirgün cabaz kısa
  • körle yatan taşikardi
  • kibritlere yaslanmak zor, herşey bis içinde, herkes son reminde
  • sebastian telliyarim çaydan mı geçtin, yanakların al al olmuş ayran mı içtin?
  • bana laf geçmez, salamura yapmam, bize gidelim beyler.
  • açlık başımda duman, ilk açlık ilk heyecan, kovaladıkça kaçan muska böreği misin?
  • dansa gönül vermem, dansa inanmam. yıllarca boş yere, vals edip kanmam.
  • action kanununu yazsam yeniden, güner ümit'leri yel alır gider
  • yokluğunda çok mikado kudum, aradım, deredesin derede her gece hepsine dokunup, ağladım, deredesin derede
  • fizikalite, fizikalite, fizikali fizikali fizikalite

Cuma, Ekim 16, 2009

Mahşerin 12 Şarkısı


Doğada ve doğal süreçlerin örüntüleri içerisinde var olan bir müzik formu olduğuna inanıyorum. Öyle bir müzik ki, doğal olarak gerçekleşen güzellikleri, onlara verdiğimiz duygusal tepkileri uyandıracak derecede derinden bir etkileyicilikle anlatabilir.”

Douglas Adams, Kutsal Dedektiflik Bürosu, 1987


Zerre’yi dinlemeye ilk başladığımda “Karanlık” diye düşündüm. Ve kesinlikle öfkeli. Şarkılar bağırıp çağırıyor, acı çekiyor, gücünü son damlasına kadar harcıyordu. Bazen bir süreliğine durulup, sakinleşip, ardından öncekinden daha da şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Sonra bir anda Rodin’in başyapıtı “Cehennemin Kapısı” canlandı kafamda. Müziğin mi imgeyi, imgenin mi müziği güçlendirdiği belli olmasa da, birkaç dinleyiş sonunda Rodin’in karmaşık ve karanlık Cehennem’i ile Replikas’ın vahşi ve öfkeli Zerre’si bir daha ayrılmamak üzere birleşti. Eğer elimizde Douglas Adams'ın doğadaki her tür biçimi ve hareketi notalara çevirebilen Reason’ı gibi bir bilgisayar programı olsaydı orada Cehennemin Kapıları'nın müzikal karşılığı Zerre olurdu. Yani mahşerin bu 12 şarkısı aslında “Cehennemin Kapısı’nı” anlatıyordu.

Rodin, Cehennemin Kapısı’nı betimlerken insanın bitmek bilmeyen arzularını, eksiklik ve zayıflıklarını masif bir bütünlük içerisinde gösterir. Kapının üzerindeki her bir heykel, hem başlı başına ayrı bir hikâye anlatır, hem de kapının bütünlüğü içerisinde tamamlayıcı bir anlam taşır. Aşıklar, aldatanlar, açlar, acı çekenler, balçıktan ya da bir tür karanlık maddeden oluşan o perdenin içine girip çıkar, bir an için görünür olup tekrar kaybolur. Bütün bu figürler, kapının üzerinde duran Düşünen Adam’ın düşüncesinde şekillenen cehenneme gitmekle gitmemek, yani ölmekle ölmemek arasında cebelleşirler. Her yönden belirip her yöne kaybolan insanların karmaşası, kontrolsüz ve sonsuz bir hareket içerisinde kendini yeniler. Rodin'in ince bir bilinçle oluşturduğu bu derece karmaşık bir yapıdaki bütün hikayeler ve detaylar, insanı bilinçli bir farkındalıktan çok, çoğu zaman tanımlanamayan bilinçüstü bir düzeyde etkiler. Zerre'de de aynı karmaşık ve çok katmanlı yapı, dinleyiciyi benzer bir düzeyde içine alıyor ve tanımlanması zor bir şekilde etkiliyor.

Bir sanatçının ya da grubun her eseri aslında tek ve bağımsız olsa da, onu önceki örnekleriyle karşılaştırmadan değerlendirmek oldukça zor. Ancak yüzeysel veya şekilsel bir karşılaştırma da beraberinde eserin asıl içeriğinin gözden kaçmasına sebep olabilir. Bu yüzden öncekileri kendimize sabit bir nokta olarak alarak yenilere bakmak ve bu bağlamda Avaz’ı ve/veya daha önceki albümleri temel almak daha mantıklı ve anlamlı olacaktır.

Üç buçuk sene öncesinin Replikas’ının son albümü gecenin verdiği rahatsızlık ile başlıyordu. Sesten ve karmaşadan değil, sessizlik ve sakinlikten gelen bir rahatsızlık idi bu. O şarkıda kısaca da olsa sözlerle ifade edilen rahatsızlık, Bu Sıkıntı’da sadece müzik ile anlatılıyor. Bu parça, albümün kavramsal bir uvertürü gibi. Nasıl bir eser dinlemek üzere olduğumuzu diğer şarkılara sessel değil, kavramsal referanslar vererek anlatıyor. Şarkının başında çalgılar alarm veriyor. Albümün koyu, karanlık, kirli ve gürültülü olduğunu, sentetik seslerle bezendiğini, çoğu zaman tekrara dayanan tekdüze sesler üzerine kurulduğunu, dalgalanıp durulacağını ve çağlayıp coşacağını haber veriyor.

Cehennemin Kapısı üzerindeki heykellere tek tek bakıldığında birçok farklı hikâyeye rastlanır. Yasak bir aşkı anlatan Paolo ve Francesca, kaçan aşk (Fugit Amor), açlıktan çocuklarını yemek zorunda kalan Ugolino ve düşen adam (Falling Man) bir yandan son derece dramatik diğer yandan da çok sade ve insancıl hikâyeler anlatır. Zerre’de de Rodin’in heykellerinde olduğu gibi, her şarkı ayrı bir hikâye anlatıyor ama aynı zamanda albümün bütünlüğü içerisinde tamamlayıcı bir anlam taşıyor. İfade ediliş şiddetleri farklı olsa da albüme hâkim derin melankoli içerisinde her iki şarkıdan birinde kin, kan, ölüm, kâbus ve zehir gibi kelimeler çalınıyor kulağa. Ancak, belki de bu kelimelerin ilk çağrıştıracağı duygu olan nefretten eser yok. Replikas’ın sıkıntı ile açtığı kapılar, hayatın geçiciliği -uçuculuğu-, imkânsız –belki de var olmayan- aşklar, korkular, aldanışlar ile devam ediyor. Anlamları birçok farklı yöne çekilebilecek sözler her zamankinden daha saf ve sade. Dadaruhi’de sessel özellikleri ile öne çıkan sözler (gel-gir-bil-dön, de-rü-müş-be-çe-nim), Avaz’da daha net imgeler canlandırmak için kullanılmıştı. “Sessiz bir gece”, “Tam on beş metre boyum” ya da “çevremde cinler gibi güneş” derken hayalgücünü çok belirgin, beyinde gerçeküstü resimler yaratan noktalara çekiyordu Replikas. Zerre’de ise sesler hem “sesler”, hem de evrensel hikâyeler anlatmaktalar. "Kan ile can, baştan bir olmuş", "ölünmez-görülmez-bilinmez-gömülmez", "sonlar an içinde, anlar kan renginde". Bu anlamda sözlerin kullanılışı Zerre'de hem Dadaruhi’den hem de Avaz'dan farklılık gösteriyor. Kelimeler; kısa, kafiyeli ve ilham verici bir muğlâklık içerisinde birleştirilmiş. Sesleniş, genelde birinci tekilden orada olmayan bir ikinci tekile yapılıyor. “Bugün varım, yarın yokum, bilmeyenler olabilir” gibi. Ancak seslenen kendini geri kalanlardan yukarıda, herşeyi bilen ve herşeyin farkında olan bir noktaya konumlandırmıyor. Her şarkı bir bilmece, adı kon(ul)amayan bir nesnenin, duygunun ya da insanın etrafında çemberler çiziyor. Bütün bu hikâyeleri bir arada tutan, Cehennemin Kapısı’ndaki karanlık maddeyle aynı görevi gören etken ise müzik. Duygular, düşünceler ve bunların ifade ediliş şekilleri değişirken, müzik arka planda bütün bunları bir arada tutan bir harç gibi. Sözler altından çekildiği anda her şey yerle bir olabilir. Şarkılarda anlatılanlar "Zerredir belki ama yok denilmez" ya da "Beni neden öldürdün?" derecesinde ince, saf ve kırılgan bir şekilde bize daha yakın bir yerlerde dolaşırken, arka planda müzik baş döndürücü bir sertlikle savruluyor ve her şeyi kendi boşluğuna/karanlığına çekmeye çalışıyor.


Albümü dinlerken farklı noktalarda Replikas’ın geçmişine dair çok net sesler duymak mümkün. Sıklıkla eski albümlere yapılan göndermelere rastlanıyor. Bir çok şarkıda duyulan melankolik hava zaten albümün damarlarına işlemiş. Bunu sadece parçaların isimlerinden bile anlamak mümkün. Bu Sıkıntı, Bozuk Düzen, Boş Vücut ve Hortum, buna örnek verilebilir. Bunun yanında zaman zaman hayatı hafife alan sözler duyulmakta. Gerek melodik anlamda, gerekse enstrüman kullanımı anlamında Türk kültürüne yapılan vurgular da aslında daha önceki albümlerden tanıdık olunan yöntemler. Ancak bu sefer sanki daha derinde ve daha fark ettirmeden kavrıyor ruhumuzu. Az sonra halaya durulacakmışçasına başlayan Zerre, Seattle yöresinden gelen vokallerle harmanlanıyor. Modern zamanların Alevi ritüellerine yakışırcasına hu çeken Gülmediğin Günler'in sonunda çalan çanlarla aslında bir olan bütün dinler, bütün duygular ve günahlar birbirine karışıyor. Cehennemin Kapısı’nda farklı yöntemlerin (heykel, rölyef) uyumlu birlikteliği gibi, bütün bu farklı müzikal etkilenimlerin oluşturduğu müziğin bize verdiği his sanki sürekli olarak zaman ve mekân değiştiriyor. Yukarda da belirtildiği gibi bütün bu özellikleri daha önceki albümlerde az ya da çok görebilmek mümkün. Ancak Zerre bir yandan bunların hepsinden beslenir ve izler taşırken, bir yandan da tamamen yeni ve özgün olmayı başarıyor. Bu durum, yaklaşık yirmi sene süren –ve aslında hiçbir zaman tamamlanamayan- Cehennemin Kapısı’nın Rodin’in hayatı boyunca yaptığı birçok farklı heykeli ve bunların farklı birleşimlerini içermesi ile de sıkı bir paralellik taşıyor.

Albümün sokaklarında bata çıka ilerlerken, artık Hortum ile bütün duygular doruğa çıkıyor. Albümün başında çalan alarm gibi ziller, ancak bu sefer bitişi haber veriyor. Artık toplanma zamanının geldiğini ve kapının öbür tarafına geçileceğini. Zaten dayanacak gücümüz de kalmamış. O yüzden kendimizi bu hortuma bırakıyoruz ve Ruh'larımızı alıp Feza'ya geçiyoruz. Her şey son ve kısacık bir an içerisinde birbirine karışıyor, dönüyor ve savruluyor. Kapılar, bütün ruhları içine alarak kapanıyor.



Ama bir bakıyoruz ki aslında öbür tarafta hiçbir şey yok. Ne bir ses, ne bir hareket. En azından bir süreliğine. Biz herşeyin bittiğini sanarken, kısa bir sessizliğin ardından ilk önce mekanik sesler çıkararak bize yaklaşan yaratıklar görüyoruz. Sonra müzik netleşiyor. Bütün albüm boyunca kabullendiğimiz ve öbür tarafta -belki de daha şiddetli bir şekilde olmasını beklediğimiz acı, hüzün ve yalnızlıktan eser yok. Hepsi geride kalmış ve hepimiz burada, diğer taraftayız. Rahatlıyoruz ve boş veriyoruz her şeye. Bir yanda elektronik kanun ritimleri vurulurken, gitar sesli bağlama ezgileriyle göbek atan ruhlar olarak ilerliyoruz sonsuza. Tam da bizim mahşerimize yakışan bir sonla.


Kasım, 2008

Pazartesi, Haziran 22, 2009

halay eşiği

peyote'de dj'lik gecelerinde çok farklı senaryolarla karşılaşmak mümkün. kimi zaman mekan büyük bir hızla boşalırken, kimi zaman insanlar saatlerce orta kattan çıkmayıp sabahı edebiliyorlar. bu iki durumun bir nevi kombinasyonu olan senaryoda ise önce konser sonrası insanların %70'i 1-2 saat içerisinde dağılıyor ve geri kalan insanlar çılgınca eğlenip sabahı ediyorlar. ancak hangi durumun ne zamam gerçekleşeceğini öngörmek neredeyse imkansız.

işte dün bu üçüncü durum yaşandı. önce çalacaktım, sonra sadece konser öncesi çalacak oldum, bu yüzden en sıkı şarkıları acımadan çaldım ve fakat konserin başlamasına yarım saat kala sonrasında da çalacağımı öğrendim. durum böyle olunca konser sonrası şarkılar ister istemez önce türkçe rap'e oradan 60'lar 70'ler rockına oradan da yine o dönemlerin bildiğin oyun havalarına kayıverdi. dans pistlerinde ilk kez denediğim zafer dilek, dinleyicilerden tam not aldı. saat 03:45 gibi halay eşiği aşıldı. kapanış erkin koray'dan tımbıllı (birinci video), ve barış manço'dan derule (ikinci video) ile geldi. saatler 04:35'i gösteriyordu. insanlar sakinleşsin diye özdemir erdoğan'dan yarın belki geç olur çalarken sivil polis falan geldi. ışıklar açıldı, ses kısıldı, evlere dağıldık, yattık uyuduk.



Cumartesi, Haziran 20, 2009

replikas son konser?


askerliğe bağışıklığı olduğunu düşündüğümüz replikas'ın en gitmez dediğimiz elemanı selçuk ağustos'ta saç sakal traşı olacak. yarın peyote'de süpersonik ses sistemli kameralı mameralı dvd çekimli bir konser olacak. uzun bir süre için son konser olabilir bu.
ben ve laptop'um da konser öncesi ve sonrası banttan yayında olacağız.

petoye // orta kat // 22:00?

Cuma, Mart 13, 2009

temizlik imandandan

döndüm baktım gidişine

terliklerin kaldı evde

mikroplardan kurtuluş yok 

mutfak son deminde

her yer kir içinde

Perşembe, Aralık 25, 2008

replikas

geçen seferki replikas konserinin ardından izleyiciler ben dahil kimsenin beklemediği müthiş bir performans sergileyerek, dans etmeyen ve edemeyenlerin şaşkın bakışları altında saat sabah 430'a kadar ritmik bir şekilde hopladılar ve zıpladılar.
bu hafta yine replikas yine cumartesi yine peyote. konser öncesi ve sonrası dj kürsüsünde olacağım. beklerim.

Perşembe, Şubat 14, 2008

ya biraz dans çalsana

ya kırk yılda bir dj'lik yaptığım gecenin reklamını yapayım dedim, o da yalan oldu. başka biri çalıyomuş efenim, napalım kısmet başka sefere. 

bu cumartesi 89. geleneksel replikas peyote konserleri gecesinde 6. -falan- nisbeten geleneksel itunes operatörlüğü kutlamaları kapsamında orta katta kapıdan girip barı geçince hemen sağda olacağım. beklerim

Perşembe, Haziran 08, 2006

replikas

bugün öyle bir replikas'ım ki ben de anlayamadım. işe geldim oturdum masanın başına, güne yaş elli ile başlayayım dedim. ve olaylar gelişti. içim kıpır kıpır oldu, kalkıp göbek atasım geldi. atmadım tabi ayıp. şöyle güzel bir açıkhava konseri olsa geniş geniş hopplasak, zıpplasak. ne güzel olmaz mıydı? replikas buna birşeyler yapması lazım. depresyona giricez hepimiz yakında peyote'nin açık siyah boyalı duvarlarından.