Cuma, Eylül 15, 2006

havaalanı teyzesi

Pazartesiyi salıya bağlayan yazdan kalma bir yaz gecesi karşılaştım onunla. Afedersiniz ama –affetseniz de affetmeseniz de- götüme benziyordu. Ve inanır mısınız inansanız da inanmasanız da- bu onunla ilgili söylenebilecek en iyi şeydi. Sıraya girmiş –bir türkten hiç beklenmeyecek bir sakinlikle, paşa paşa beklerken, tavşan adımlarıyla yavaş yavaş önüme geçmeye çalıştı. Bu tip organizmaları sayısı onlarla ifade edilebilecek almanya-türkiye –vays vörsa- uçuşlarından tanıyordum. Ve onlarla mücadele etmeyi şu an hatırlayamadığm kadar uzun –belki sayısı onlarla ifade edilebilecek yıllar kadar uzun- bir süre önce bırakmıştım. Ancak daha ilk görüşte onun diğerlerinden farklı olduğunu anlamıştım. Hislerimi boşa çıkartmadı ve 2 dakika sonra kıpırdanmaları ‘ben hamburg yolcusuyum’ serzenişlerine dönüştü. Biz –şimdi hamburg yolcusu olarak değil de- eşşek başı olduğumuzdan kendisi hemen ön tarafa alınarak içeri salıverildi. Bu andan itibaren ne yaptığını kimse bilmiyor. Ancak bir şekilde hayata kalmayı başarıyor ki, benim yarım saatlik bekleyişimin sonunda bir anda check-in bölgesinde beliriveriyor. Birkaç yandaşı ile birlikte bir şekilde bütün sırayı ve bantları aşıp oraya ulaşmış ve pasaportsuz bir halde bavulunu teslim etmeye çalışıyor. Aramızda görünmez bağların oluştuğunu hissedebiliyorum. Uçağa birinci sırada girmek için bütün vasıflara ve daha fazlasına sahip; kısa bir boy, şişko ama gerektiğinde çok hızlı hareket edebilen bacaklar, güçlü dirsekler, burnun ucuna kadar gelmiş bir gözlük ve kocaman dudaklarla desteklenmiş şaşkın ve ablak bir bakış, gerektiğinde ‘ben hamileyim’ deyip, önde koşup bayrak sallayabilecek kadar büyük bir göbek, ne dediğinin hiçbir zaman tam olarak anlaşılamamasını sağlayarak cevap vermeyi ya da karşı çıkmayı imkansız kılan bir diksiyon ve karakterin tamamına yayılmış sonsuz bir yılışıklık ve yüzsüzlük. Ben bunları düşünürken o bir şekilde aslında haksız bir şekilde elde ettiği sırasını muhafaza ederek pasaportuna ulaşmayı ve bavullarını teslim etmeyi başararak görünüşte ürkek ve şaşkın ama içten içe mağrur ve vakur adımlarla olay yerini terk ediyor. Biliyorum ki tekrar karşıma çıkacak. Bundan son derece emin bir şekilde gidiyorum pasaport kontrolüne. Oradan geçip el bagajı kontrolü için sıraya giriyorum. Alanda, kalkmak üzere olan bir Berlin uçağı olduğundan yer hostesleri Kadıköy-Taksim dolmuşçuları gibi ‘berlinberlinberlinhaydiyaberlinvarmıberlin’ diye bağırıyorlar havaalanında gözünü sevdiğim ülkemin. Gevşeklikte sınır tanımayan Berlin yolcusu hemşehrilerim uçaklarına geç kaldıkları için hem pasaport hem de el bagajı kontrolünden paldır küldür geçirilerek ödüllendiriliyorlar. ‘Bir uçağa hızlı binme taktiği olarak geç kalmak’ kavramına şahit oluyorum.

Kahramanımız –bunun ben olmadığını çoktan anlamışsınızdır sanırım- tam bu sırada pasaport kontrolünden çıkarak o sırada fellik fellik Berlin yolcusu aramakta olan yer hosteslerinden birine yanaşarak sırnaşık bir tavırla ‘Ben, Hamburg, acele, şurada mı?, sıranın sonuna geçmeyeyim de, şöyle’ kabilinden laflar ederek onlarca kişinin şaşkın bakışları arasında sıraya ortadan tabiri caizse cortdadanak dalıveriyor. Özellikle konuşmasının son bölümünde sarf ettiği ‘Ben sıranın sonuna geçmeyeyim de’ argümanı, check-in sırasında beklerken annemi pasaport kontrolü sırasında bekletip zaman kazanarak yaptığı çakallık ile gurur duymakta olan beni gerçekyen benden alıyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Sen sakın sıranın sonuna geçme teyze, şanına leke sürülür. Zaten neden yapacakmışsın ki böyle bir şeyi. Sen bugüne bugün bir Hamburg yolcususun. Senin yürüyüp gitmen lazım. Açın teyzenin önünü, durduramazsınız artık.

Bir on dakika kadar ‘La havle’ ile başlayan o malum cümleyi kurduktan sonra teyze ile –düşünsel bazda tabi- cebelleşmekten vazgeçior ve hatta kendisine karşı belli bir hayranlık beslemeye başlıyorum. Bu kadar diyorum kendi kendime, bundan daha iyisi yapılamazdı. Teyzenin bu lafı ta gırtlağıma ve hatta mideme kadar sokması ise fazla uzun sürmüyor. Benim laptopum fazla yoğun bulunarak x-ışını cihazından birkaç kere geçirilirken, kontrol masasının yanında kafam kadar harflerle içeri sokmanın yazask olduğu bilimum ıvır zıvır anlatılırken, bir cımbız bile pilotların kaşlarını almak suretiyle uçak kaçırma tehditi ile uçağa alınmazken, teyze uçağa tam 12 –yazı ile on iki- adet makas sokmayı başarıyor. Ben teyzenin hangi sirkte çalıştığını ve teyzenin bir uçağa böyle bir şey yapmasının nasıl mümkün olduğunu merak ederken, o, güvenlik görevlisinin ağzından girip burnundan çıkıyor, Hamburg yolcusu oluyor, işçilerine makas götüren terzi oluyor, büyüdükçe büyüyor ve makasları uçağa soktuğu yetmiyormuş gibi bir de benim önümden o an kalkmakta olan otobüse yetişerek beni zor hayretlere gark ediyor. Teyze gücü o kadar iyi kullanıyor ki uçağı gerçekten kaçırmak istese makasa falan ihtiyacı olmayacak, teyzenin birbirinden fantastik süper güçlerinden neredeyse paralize olan pilot teyzeyi evine kadar bırakacak.

Teyze benim yaklaşık yarım saat sonra bineceğim ve sürekli bana yaslanarak uyuyacak başka bir teyzenin ve bacaklarını alabildiğince açarak oturan bir gencin ortasına oturacağım uçağa önden giderek kendine en güzelinden bir koltuk seçerken, ben arkasından yaşlı gözlerle bakıyorum. Bürokrasinin tamamen yok edilmesi için rahatlıkla kullanılabilecek bu teyzenin havaalanlarında nasıl da harcandığını düşünüyorum. O ise şimdi, Hamburg’da bir yerlerde Alman disiplinine karşı savaşıyor. Arkandayız teyze, seninleyiz, sendeyiz.

a.05.09.06.03.50.hamburg uçağı

2 yorum:

Adsız dedi ki...

bkz. alpay erdem (for advanced studies in teyzoloji)

elki dedi ki...

Yalnız kendini düşünen insan eğitilmemiştir.